Yapımcı Hasan Saltık vefat etti

Türkiye’deki müzikal zenginliği dünyaya tanıtan Kalan Müzik’in sahibi Hasan Saltık, 57 yaşında hayatını kaybetti.

Vefatından kısa bir süre önce Hasan Saltık ile yapılan söyleşi…

Türkiye’deki müzikal zenginliği dünyaya tanıtan Kalan Müzik’in sahibi, binden fazla albüme yapımcı olarak imzasını atan Hasan Saltık, Osmanlı’dan bu yana farklı kültürlerdeki ses kayıtlarının arşivlerini yaptıkları araştırmalarla ortaya çıkarıyor.

Eserleri, fotoğraflı ve kitaplı CD’ler halinde, aynı zamanda plak şeklinde dinleyicinin ve koleksiyonerlerin beğenisine sunan Hasan Saltık, arşiv yapmanın önemini, kariyerini ve Neşet Ertaş ile yaşadığı anıları, AA muhabiri ile paylaştı.

Saltık, “Biz Yezidiler ve Süryanilerle ilgili çalışma yaptık. Beşer yılımızı aldı, Yezidilerden ve Süryanilerden o kayıtları toplamak. Çünkü göç etmişler. İsveç’ten, Belçika’dan o kayıtların toparlanması yani ticari olarak baktığımda onu karşılayabilmek mümkün değil. Yirmide biri bile bize geri dönmemiştir. Bunlar Anadolu’nun arşivi, yapmak zorundayız. Yani biz yapmazsak, bunu yapacak kimse yok.” dedi.

Hoş geldiniz, nasılsınız?

Merhaba, iyiyim sağ olun. Siz nasılsınız?

Sağ olun iyiyim ben de. Hemen başlayalım sorularımıza. Çocukluğunuz Tunceli (Dersim)’de geçmiş. Okulla birlikte dünya klasiklerini de okumuşsunuz. O çok merakımı celbetti. Mesela, Jonathan Livingston, Jack London, Ernest Hemingway’ın eserlerini ve benzeri klasik romanları daha ortaokul çağlarınızda okumaya başlamış, 13 yaşında da Tunceli meydanda gazete ve dergi satarak devam etmişsiniz?

Tunceli, Dersim’de okuma yazma oranı çok yüksek. Bir de orada kız çocuğu olsun, erkek çocuğu olsun hiç ayrım yapılmadan bütün aileler okutma gayretindeydi. Bir de öğretmenlerimizin etkisi var. Son derslerimiz okuma dersiydi. 1970’li yıllar olduğu için, böyle inanılmaz klasikleri okuyorduk. Sırasıyla her dersin son kısmını okumaya ayırıyorlardı. Merakımızdan ne bulsak okuyorduk. Yani daha o dönemler ilkokuldan orta 1’e kadar neredeyse bütün klasikleri bitirmiştik. Biraz da öğretmenlerimizin bize aşılamasıyla gerçekleşti.

Babam da devlet memuruydu. 1970’te siyasi hareketler ve ufak ufak örgütlenmeler, okullardaki boykotlar başlamıştı. Babam, ‘Biz en iyisi buralarda artık durmayalım, İstanbul’a gidelim.’ dedi. İstanbul’a gelir gelmez dediler ki ‘Senin kulağın çok iyi.’ Ben de dedim, ‘Bu ne kulağıdır?’ Konservatuvara yazdırdılar. Rahmi Saltuk vardı, babamın amcasının çocuğu. İstanbul Devlet Konservatuvarı Gümüşsuyu’ndaydı. Orada bir sınava tabi tuttular. Sınavı geçtim yani ses kulak eğitimi (sınavını). Sonra birisi geldi parmaklarıma, dudağımın yapısına baktı, ‘obua’ dedi. ‘Obua nedir?’ diye sordum. Hayatımda ne piyano, ne obua görmüşüm. Bağlamadan başka bir müzik aleti bilmiyoruz tabii. Sonra obuaya başladık, 3 ay sonra pek obuaya ısınamadım. Alman klarnet hocamız vardı. ‘Klarnet?’ dediler. Hazırlık sınıfını ben öyle artık bir sene okudum. Baktım ki, batı konservatuvarında piyanoyu, sesleri keşfetmeye çalışıyorum. Çok katı bir şeydi. Bir yıl sonra ben buradan uzayayım dedim. Bu disiplin, katılık bana göre değil. Ama o bir yıllık konservatuvar eğitimi, solfejle, ritim eğitiminin bile büyük etkisi oldu. Sonra hem düz lisede okuyup hem de reklam ajanslarında, gazetelerde ofisboy olarak İstanbul’da devam ettim.

Ama iyi bir ofis boydum. Ofisboylukta fırtına gibiydim. O zamanlar kurye gibi şeyler yoktu. İyiydim. Birçok reklam ajansında, gazetelerde kuryelik yaptım. Konservatuvara devam ederken Haydarpaşa’da simit satıyordum. Bunu Dersim, Tunceli’deyken de zaten yapıyordum. Akşam üzeri gazeteler gelirdi. Devlet dairelerine de gazeteleri ben dağıtırdım. Böyle hem eğitim hem çalışmayla geçti hayatımız.

“Benim gemim bir türlü Akdeniz’in dışına çıkamadı”

Lise döneminden sonra amcanızın oğlu Rahmi Saltuk’un plak şirketinde başladınız değil mi?

O iş tamamen tesadüf. Mahalledeki bütün arkadaşlar o dönem Amerika’ya gemicilikle kaçtı. Orada birisi benzinci, birisi işyeri kurmuş. Biz de Amerika’ya gideriz diye düşündüm. Aslında tesadüf, askerden geldikten sonra. Çünkü bir ara miçoluk yapmıştım askerden önce. Amerika’ya kaçmaya çalışıyordum. Ama benim gemim bir türlü Akdeniz’in dışına çıkamadı.

Ne düşünüyordunuz? Niçin Amerika’ya kaçmayı istiyordunuz?

Orada iş imkanı olur. Şimdi burada ne yapacağız? Belli bir meslek yok. Sonra askerden sonra tekrar gemi bulabilmek için amcamın oğlu Rahmi Saltuk’un şirketine geldim. O dönemler halk ozanları Avrupa’da çok konser verdikleri için Arif Sağ’lar, Rahmi Saltuk’lar, Muhlis Akarsu’lar burada birer plak şirketleri kurmuş, orada konserlerden kazandıkları parayla. Ben telefonlara bakmak için geldim. Sonra müzik sektörüne baktım. O dönem Anadolu’ya tırlarla kasetler gidiyor. Bu nasıl oluyordu? Bir de yapımcılara ve kapasitelerine baktım. İşin gerçeği, dedim ki ‘Bunlar yapıyorsa ben daha iyisini yaparım’. Çünkü inanılmaz furya var. Bir de tek televizyon, tek radyo. Herkes müziği kasetten dinliyor.

1990’ların başı mı?

Evet, 1988 yılı. Tam askerden geldiğim yıl. İnanılmaz kaset satışı var. Taverna patlamış. Türk popu ufak ufak kımıldıyor. Özgün, protest müzik grupları var. İlk Rahmi Saltuk’un yanına girince, ‘Kendi albümlerinin yanı sıra başka albüm, çeşitlilik nasıl çıkarırız?’ dedim. Müşfik Kenter’in o sırada ‘Bir Garip Orhan Veli’ şiir albümü çok satıyordu. Rahmi Saltuk’la da Ahmed Arif’in arası çok iyi olduğu için, ‘Bir tane de üniversite öğrencilerinin en çok sevdiği Ahmed Arif olsun.’ dedim. Dönem olarak en çok moda şairdi.

Müşfik Kenter’in karşısına Ahmed Arif’i koydunuz yani?

Evet ama inanılmaz iyi tepkiler ve satış gördü. Sonra ufak ufak Grup Yorum’la başladık. Protest müziklerle. Sonra Rahmi Saltuk’la anlaşamadık. O sürekli belli albümler çıkarmak istiyordu. Ben, ‘Daha ulusal bir müzik şirketi nasıl olabilir?’ diye görüş ayrılığında olunca, kendi şirketimi kurdum yani ağabeyimden aldığım ufacık bir sermayeyle bir kulübe tuttum burada. O sırada tesadüf eseri, stüdyocu bir arkadaş Avrupa’ya gidiyordu arabasıyla müzik, stüdyo aletleri almaya. Oradaki müzik mağazalarını görünce, vizyonu gördüm. Ben Türkiye’de ulusal arşiv nasıl yapabilirim? dedim.

Yani öyle bir şey yapmalıyız ki Osmanlı kültürü de dahil bütün Türkiye’nin coğrafyasını ve müzik kültürünü, çeşitliliğini, hepsini tanıtabilelim. Çünkü o sırada taverna ve pop furyası vardı. İlk başlarda biz arşiv serisi yapınca, Anadolu halk ozanları, aşıkları veya diğer dillerde Kürtçe, Lazca, Zazaca, Süryanice, Yezidice veya mübadele şarkıları yapınca, bütün gazeteler, ‘Bu plak şirketi de nereden çıktı?’ dedi. Hatta müzik sektörü de bize enayi gözüyle bakmaya başladı.

1991 yılında Kalan Müzik’i kurduğunuzda, böyle bir arşiv durumuna geçiş mi yaptınız? İlk yaptığınız albüm hangisiydi?

Yine Grup Yorum’la Gülbahar ile başladık. Ufak ufak şeyler yapıyorduk. Ama oradan kazandığımız gelirleri hep, arşiv serisine yatırıyorduk. Grup Yorum çok popüler bir gruptu o dönem, çok iyi bir satış yakalıyordu. Biz Erkan Oğur’dan kazanıyor, yine arşive yatırıyorduk. Gülay’ın albümünü, sonra Kardeş Türküler’i yaptık. Hep ‘Kazancımızı Anadolu arşivine nasıl aktarırız’ diyorduk. Anadolu arşivini tüketiciye ve bilgisiyle, fotoğraflarıyla, arşiviyle birlikte (aktarmak istiyorduk). Yani bir albüm çıkarırken aynı zamanda, içeriğini, kitapçığını da yapıyorduk. Bilinçlendirme yoluna gidiyorduk. Sonra bunları çok yapınca, artık kabımıza sığmıyoruz dedik. Yurt dışındaki fuarlara, cebimizden finanse ederek katılmaya, gitmeye başladık ve burada Türkiye standını ilk biz açtık.

Bu arşivcilik düşünceniz ilk sanırım Atatürk’ün imamlarından ve Çanakkale Savaşında da yer alan Hafız Kemal ile ve onun gazellerini dinleyerek başlamış değil mi?

Evet, meşhur bir hikaye vardır. Ezan okuyan (hafız), Hafız Kemal’dir. Çanakkale’deki cephe fotoğrafını görünce, ailesine ulaştık. Çanakkale Savaşı’ndaki imam o imam. Aynı zamanda çok iyi bir hafız. Ailesi de çok mutlu oldu. Bunları çıkardık. Sonra bütün hafızları, gazelhanları çıkarmaya başladık. Neyzen Tevfik’i de çıkardık.

“Altındaki derinliği, keşfettikçe anlıyorsunuz”

Dinlediğinizde ne hissettiniz? ‘Arşiv yolculuğuna çıkıp, eski kayıtlara ulaşmam gerekiyor’ hissini sizde ne uyandırdı?

Aslında biz Türkiye’de bize empoze edilen müziği biliyorduk. Altındaki zenginliği, derinliği keşfettikçe anlıyorsunuz. Ben mesela Tanburi Cemil’in, mesela radyo sanatçısı Yorgo Bacanos’un dünyanın en iyi virtüözlerinden olduğunu bilmezdim. Radyoda yetişmiş, 1960’lı yıllarda muhteşem kayıtlar yapmış, Avrupa’da, Afrika’da, Orta Doğu’da bütün konservatuvarlarda çalım tekniği olarak prezente edilmiş. Şerif Muhittin Targan desen, inanılmaz derecede Orta Doğu ülkelerinde çok sevilen birisi. Yani herkesin yüzü Türkiye’ye dönük. Ama Türkiye’de ise bunları dünyaya pazarlayacak bir müzik endüstrisi, sektörü yok. Bunları nasıl yapacaksınız? Fuarlarda kendimizi öyle tanıttık ki. Birol Topaloğlu Karadeniz müziğinde, Kardeş Türküler Anadolu çeşitlerinde, etnik müzikte Erkan Oğur, Kürtçe kayıtlarda Aynur, bir yanda Yansımalar, İncesaz. Yani şunu söylemek istiyorum. Bir anda o kadar çok yayın yapmaya başladık ki, dünyada bütün televizyonlar, radyolar bizimle ilgilenmeye başladı. Bir sürü röportaj teklifleri geldi. Dünyadaki üniversitelere müzik grupları göndermeye başladık. Dolayısıyla bizimle ilgili de Anadolu müziğini dünyaya tanıtan bir sürü yayın çıktı. BBC yayın yaptı ve o kadar iyi tepkiler almış ki 1 ay sonra bir daha gelip devamını yaptılar.

Hayatınız değişti değil mi? Unkapanı piyasası 1990’lı yıllarda burada pop, arabesk, fantezi furyası sürerken, sizin yaptıklarınızla hem batının gözü sizin üzerinize döndü hem Türkiye için de değişik bir platform oluşturmuş oldunuz.

Tabii, evet. Öyle bir hale geldi ki. Dünyanın hemen hemen bütün gazeteleri bizimle ilgili haber yapmaya başladı. Radyolar yayın yaptı ve ödüller almaya başladık. İşte, kraliyet nişanları geldi.

Hollanda Kraliyet ailesinden ‘Prince Claus nişanı ile Time Dergisi, ‘Türkiye’nin müzik antropologu’ diyerek ‘Europe and Heroes’ adlı, 19 kişiye verilen ödülden birini size vererek Avrupa’nın kahramanlarından biri olarak seçti değil mi?

O dönem maalesef 2932 numaralı bir yasa vardı, 12 Eylül’den kalma. Çeşitli Anadolu dillerinde müzik yapmanın yasak olduğu yasa. İşte o yasakla yargılanınca, o yasak kalkmak zorunda kaldı. Çünkü biz, ‘Bu Anadolu’nun zenginliği. Bunun bölücü bir tarafı yok. Türkiye’nin zenginliğidir bu.’ diye sürekli savunmamızı yapınca, o dönem sağ olsun Turgut Özal hemen o yasayı kaldırttı. Benim yargılamalarım da bir şekilde bitti. Çünkü sürekli ifade vermeye gidiyorduk bir ara. Sonraki hükümet, benim yargılandığım o albümleri yabancı devlet adamlarına hediye olarak vermeye başladı.

Öyle CD’ler yapmaya başladık ki, içine İngilizcesini, Fransızcasını da koyuyorduk. Tower Records, Şanzelize mağazaları, Virgin mağazaları ve New York’taki Time Square Meydanındaki bazı mağazalarda Kalan Müzik köşeleri oluşmaya başlamıştı. Bu şekilde Japonya’daki marketlere kadar girmiştik. Türkiye’de de üniversite öğrencileri bizi çok sevince, artık Türkiye’de satılan 100 CD’nin 7 tanesi Kalan Müzik’ti. Koleksiyon yapmaya başladılar. Ama biz buradan hiç şımarmadık. Şimdi de mesela 30’uncu yılımız.

Liberation’daki “Hasan Saltık olmasaydı Anadolu sessiz kalırdı.”, New York Times’da “Anadolu’daki fısıltıya dönüşmüş sesleri toplayıp, bunlardan armonik bir gök gürültüsü çıkaran adam.’ ve Time Dergisi’nde yer alan “Türkiye’nin müzik antropologu.” ifadeleriyle İTÜ’nün müzik alanında size “fahri doktora” unvanı vermesi size ne hissettirdi? Bunları hayal ediyor muydunuz?

Evet. Önemli olan, hiç ticari olarak bakmadık bu olaya. Biraz Türkiye milliyetçiliği açısından bak. Bunları normalde konservatuvarlar, üniversiteler yapması gerekirken, biz her zaman gelirlerimizi bu tür araştırma işlerine ayırdık. Bunun sonucunda, takdir almak tabii bizi daha çok motive etti ve durmadık da.

Bütün bunları yaparken, hiçbir devlet kurumundan, yabancı vakıftan tek kuruş para girmemiştir. Hep kendi öz kaynaklarımızla bunları yaptık. Yani dışarıdan sponsorluk dahi almadık, paramız varsa yaptık. Nitekim de bu sene 30’uncu yılımız diye, şimdi Karaman türküleriyle ilgili bir şey yapıyoruz. Osmanlı Ermenilerinin Amerika’da kaydettikleri (eserlerle ilgili) 3 CD ve bir kitaplık bir iş yapıyoruz. Meşhur Balıkesir Türkçe türkülerini derleyen Achilles (Poulos) da var. ‘Neden geldim Amerika’ya?’ eserinin orijinalini yapan adam. Chicago’daki ailesine ulaştık.

Kayıtlar dünyanın her yerinde. Şu anda bizi arıyorlar. Yani Osmanlı vatandaşlarının çocukları, torunları, ‘Babamın şu kaydı var, dedemin şu kaydı var’ diyor. Şu anda bütün bunlara ulaşmaya çalışıyor ve buraya getiriyoruz.

Pandemi sonrası mı yapacaksınız bu kayıtları? Mesela Achilles kayıtlarını?

Geçen sene pandemi olmasaydı, ben gidip alıp getirecektim. Ama şimdi sınırların açılmasını bekliyoruz. Karaman türkülerini ise Yunanistan’daki müzeyle, Küçük Asya Vakfı ile anlaştık. Mübadele döneminde buradaki Hıristiyan Türklerin çok iyi kayıtları, Türkçe kayıtlar var.

Galiba bunlar Kayseri, Kırşehir ve Konya’ya ait kayıtlar değil mi?

Evet ve bunlar Türkçe kayıtlar. Biz mübadelede bunları Hıristiyan diye göndermişiz. Bizde bunların acı ve dramları, ninnileri, ağıtları var. Bunların bütün kayıtları toparlandı. Onlar gelip kitaplı CD’li şekilde yayınlanacak. Bana göre Anadolu’nun zenginliği çok büyük ve daha yapılmamış çok şey var.

“Karadeniz kayıtları ve Van derlemeleri de çıkacak”

30’uncu yıl vesilesiyle Ara Dinkjian ile 3 CD’den oluşan Osmanlı Ermenilerinin Türkçe, Ermenice, Kürtçe türküleri çalışmanız da var sanırım?

Evet, 3 CD, bir kitap. Türkçe- Kürtçe-Ermenice kayıtlar olacak. Hepsi bizim vatandaşlarımız o dönemde. Çok güzel Türkçe kayıtlar yapmışlar sektörde. Sadece bunlar da değil, Karadeniz’le ilgili de çok iyi kayıtlar çıkacak. Van derlemeleri çıkacak. Milli Birlik Komitesi’nin 27 Mayıs döneminde yapılan kayıtları var. Tekrar yörükler, pomaklar, tahtacılar… Anadolu’nun ses hafızasını tekrar biz sunacağız. Çünkü bana göre daha yapılması gereken çok şey var.

Bir de maalesef devletin elinde kayıtlar var. Devlet bu kayıtları toparlayamadı. Biz birkaç defa teklif sunduk, ‘Size ücretsiz hizmet edelim. Bu kayıtlar ulusal diye bir yerde toplansın.’ diye. Maalesef Türkiye’de belli arşivler çeşitli kurumların ve konservatuvarların elinde. Bunları bir araya getirip bir ses hafızası yapamadılar. Mesela (Kurt Ursula) Reinhard’ların 1954’ten 1970’e kadar yaptığı bütün kayıtları Berlin’den aldık getirdik. Bunları normalde bizim devletin veya Kültür ve Turizm Bakanlığının yapması gerekiyordu. Hatta şimdi yeni bir haber aldık. Bunlar görüntülü de çekilmiş. Yani hiç olmayan, Anadolu’nun köylerinden çekilmiş görüntüler, aşıklar, ozanlar. Normalde bir şekilde bir komite oluşması, ulusal büyük bir arşiv yapılması lazım. Böyle bir şey yapsalar, biz elimizdekileri verecektik. Arşive baktık, bir iki yere başvurduk ama sonuç alamayınca biz kendimiz yapacağız herhalde.

Hacı Bektaş-ı Veli’nin yakın arkadaşı ve Balkanların İslamlaşması ve Türkmenleşmesine vesile olan Sarı Saltık’ın soyundan geliyorsunuz değil mi?

Evet, Dersim’de, Tunceli’de Zazaca, Kürtçe konuşulur ama Türkçe konuşulan tek köy, Sarısaltık köyüdür. Alevilik, dedelik bizde. Orada en çok saygı duyulan ailelerden birisi. Ocak sayılıyor. Bütün Dersim’deki aşiretlerden bahsediyorum. ‘Sarı Saltık’ deyince saygı duyarlar. Anadolu’ya gelen ilk beyliklerden. Erzurum’a, oradan Bayburt’a sonra Dersim’e yerleşiyorlar. Trakya’ya, Balkanlara kadar, aile ve kardeşler yayılıyor. Balkanlara İslamiyet’i yaymak için görevlendirilmişler. Bu konuda eğer kökenine bakarsanız öz Sarı Saltık’lar biziz.

Evet, mesela Rahmi Saltuk diye geçiyor. Siz Saltık diye anılıyorsunuz?

O sanatçı olduğu için ‘u’ ekledi. Biz Sarı Saltık’larız. Sarı Saltuk da deniyor.

Klasik Türk müziği, Anadolu, Kafkas, Balkan ve halk müziklerinin en nadide örneklerini bulmak için köy köy dolaşıyorsunuz. Hangi bölgelerde daha çok kayıtlar çıkıyor?

Vallahi ben de dolaştım ama bu konuda daha çok, araştırma yapan etnomüzikologlara veya öğrencilere fotoğraf makinesi ve kayıt cihazını veriyoruz. Yani işi ehline bırakıyoruz diyelim. Bir bilgi veriyoruz ve diyoruz ki ‘Sen şu bölgeye git. Bu bölgede şunlar şunlar var. Sen onları derle.’ Veya tez çalışması yapacak diyelim, birçok üniversite öğrencisini veya etnomüzikolog adayını hem oralara gönderip finanse ederken hem de ‘Şu kayıtları al, derleme yap, gel.’ diyoruz. Sonra onları değerlendiriyoruz. Ya orijinal haliyle çıkarıyorduk ya da çok iyi bir repertuvar çıkmışsa onu yeni bir sanatçıya icra ettiriyorduk.

Türkiye’nin en iyi virtüözleri de bu arada bizde. Derya Türkan dünyanın en iyi klasik kemençe çalan insanı. Murat Aydemir, bana göre dünyadaki en iyi tanbur sanatçılarından. Erkan Oğur, zaten perdesiz gitarı. Bu arada arşiv çalışmalarının yanı sıra Türkiye’deki en iyi yetişmiş müzisyenlere albüm yapma imkanı da sağladık. No name’lere (ünlü olmayanlar) albüm yaptık ve hep belli bir yere getirdik. Mesela Aynur dünya çapında ünlü oldu, Avrupa’nın bütün dergilerine kapak oldu nerdeyse. Dünyanın en iyi konser salonlarında konserler verdi. Erkan Oğur keza öyle. Cengiz Özkan var TRT sanatçısı, bana göre Türkiye’deki yaşayan efsane. En iyi türkü icra eden Nida Ateş… Yani, Türkiye’deki en iyi icracılar veya virtüözler Kalan Müzik’te diyebilirim. Cihat Aşkın da keza öyle.

Anadolu’nun sesinin arşivini tutmak bir tarafta, diğer tarafta da yeni birçok projeyi destekliyorsunuz. Yapımcılık için yetenek avcılığı da diyebilir miyiz aynı zamanda?

Mutlaka denebilir. Projelere hiç ticari olarak bakmadık. Yani her zaman kazandığımız paranın şirket ve kurumsal olarak bir bölümünü, ‘Şu projeye, bu projeye gitsin’ diye harcadık, bir getirisinin olduğunu düşünmeden. Mesela biz Yezidiler ve Süryaniler ile ilgili çalışma yaptık. Beşer yılımızı aldı, Yezidilerden ve Süryanilerden o kayıtları toplamak. Çünkü göç etmişler. İsveç’ten, Belçika’dan o kayıtların toparlanması yani ticari olarak baktığımda onu karşılayabilmek mümkün değil. Yirmide biri bile bize geri dönmemiştir. Bunlar Anadolu’nun arşivi, yapmak zorundayız. Yani biz yapmazsak bunu yapacak kimse yok. Biz bu seriye zaten devam ediyoruz. Hala bizde, arşivle ilgili 100-150’ye yakın proje var. Biz yapalım. Bizden sonraki kuşaklar baksın veya öğrensin.

“Dijital çağda artık hiçbir şey kaybolmaz”

Sizden sonra kime teslim edeceksiniz? Yani devam ettirecek birileri var mı ailenizde? Çocuklarınız mesela?

Dijital çağda artık hiçbir şey kaybolmaz, biz alıp yükledikten veya bilgilerini koyduktan sonra. CD satışları bitince, Türkiye’de ve dünyada müzik sektörü batınca, akıllı telefonlara, dijitale döndü iş. Biz zaten dijitalde nasıl yaparız diye, yıllar önce yurtdışındaki fuarlardan öğrendik. Bize yıllar önce ‘Akıllı telefonlar çıkacak artık müziği buradan dinleyeceksiniz. Filmi buradan indireceksiniz.’ dediklerinde, ‘Hadi oradan.’ diyorduk. Amerika’da veya Fransa’da anlatıyorlardı. Biz çabuk uyandık. Hemen stüdyoları açtık. Dedik ki ‘Eğer bunlar akıllı telefona geliyorsa artık herkes televizyon dizileri ve filmleri böyle izleyecek.’ ve dizilerle filmlere müzik yapmaya başladık. Dikkat edin son 10 yıldır bir furya var.

Mesela ilk yaptığınız Gülbeyaz’ı hatırlıyorum yıllar öncesinden. Mesela orada Kazım Koyuncu’nun Şevval Sam’la söylediği ve Nejat İşler’in de olduğu Karadeniz türkülerinin videoları yüksek oranda tıklanma rekoru kırmıştı diye biliyorum. Günümüze gelecek olursak da şimdi Gönül Dağı dizisinde Neşet Ertaş’ın türküleri de keza aynı sanırım?

Tabii, eskiden başladık. Gülbeyaz’da Kazım’la Şevval’in okuyacağı türküleri hep biz belirledik. O yeni Karadeniz türkülerini hep biz derledik. Orada Maçkalı Hasan Tunç’un kayıtlarını verdik. Elveda Rumeli’yi yaptık biz. Elveda Rumeli’de, Rumeli türküleri furyası başladı. Nasıl söyleyeyim size, Karadeniz dizileri başladı. Bütün Karadeniz’in şu anda bütün meşhur sanatçılarının hemen hemen hepsi Kalan Müzik’ten çıkmadır. İşte Resul (Dindar) olsun, Selçuk Balcı olsun ve dizilerde hep bunlar ön plana çıktı. Muhteşem Yüzyıl’da bizim katkımız çoktur o dönemde. Günümüze geldiğimizde de TRT’de Gönül Dağı’nın müzikleri. Oradaki şarkılar, türküler fenomen. Yani Neşet Ertaş olayı var. Neşet Ertaş’ın türküleri zaten çok popüler. Hemen hemen bütün diziler şarkılarını istiyor. Mahzuni Şerif keza öyle.

Tabii şimdi gençlere ulaşmanız çok daha kolay değil mi?

Mesela Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’da kullandığımız türküler hep, 300 – 400 yıl öncesinin türküleri. Bütün gençler bu türküleri sevmeye, tekrar keşfetmeye başladı. Yani hem dizi ve film müzikleri yaparken hem de bu toprakların en iyi türkülerini getirdik.

Sadece bu değil aslında. Yabancıların da türkülerimize ilgisi çok büyük. Birçok yabancı grup, ‘Ankara’nın Bağları’ndan ‘Erik Dalı’na kadar türkülerle video şov yapıp sosyal medyada bunları kullanarak fanlarına ulaşıyor.

Çok var. Dünyanın bütün ünlü DJ’leri şu anda Erkan Oğur’un temalarını, Ankara Havalarını, Neşet Ertaş ve Ahmet Aslan eserlerini kullanıyor. Dünyada, 1970’li yıllarda melodide, müzikte hep Hindistan veya Afrika’ya bakıyorlardı. Şimdi Anadolu’nun müzikal zenginliği ortaya çıktı. Bu, biraz da bizim dizilerin 80- 100 ülkeye satılmasının da sonuçlarından kaynaklanıyor. Yani inanılmaz bir propaganda aracı. Sen istediğin kadar devlet olarak, Kültür ve Turizm Bakanlığı olarak milyonlarca dolar akıt Türkiye’nin tanıtımıyla ilgili, hiç o diziler kadar iyi tanıtım yapamaz. Tabii herkes dizilerden bahsediyor.

Başka hangi projeler var Gönül Dağı dışında? Yeni diziler, projeler olacak mı?

Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’ı şu anda yapıyoruz. Biz ancak yılda 3-4 dizi yapabiliyoruz. Yani fazla iş almamaya çalışıyoruz. Çünkü ekipleri fazla dağıtmak istemiyorum. Sanatçıların da aranje işleri var. Bir de dizi müziği yapmak çok zor. Daha çok bütün dizilere bir şarkı, türkü hazırlıyoruz yani. Tüm diziler çok uzun. 140 dakika müzik yapmak kadar zor bir iş yok. Her hafta bir tane. Yani düşünsenize 160 dakika. Ölüm yani.

Piyasada, şu andaki dizilerin yüzde 50’si zaten bizden türkü kullanıyor. Yani türküyü yapıp vermek, bizim için daha iyi. Onda da bizim müzisyenler çok yoruluyor, ben biliyorum. Limitli dizi müziği yapmaya özen gösteriyoruz yani özel, iyi bir senaryo gelirse. Gönül Dağı’nın insan hikayesi çok iyi. Anadolu halkı var. Mafya, silah, uyuşturucu yok. Tam özlediğimiz aile dizisi oldu. Onu da görünce, biz de elimizden geleni yaptık ki o sıcaklığı verelim diye ve hoş da oldu. Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz ise bizim diğer bir yönümüzdü. Aksiyonu, teması vardı. O işlerde de bizim çocuklar iyiler. Mesela şimdi TRT’nin yine bir dizisi olacak. Daha netleşmediği için şu anda ismini vermek istemiyorum. Yine büyük bir prodüksiyon ve büyük platolar kuruluyor bir yerlere. Yine bizim tarihteki kahramanlarımızdan birisinin hikayesi. Belki onunla ilgili bir hazırlık yapacağız. Ön görüşmeler yapılıyor.

Neşet Ertaş’ın vasiyetini yerine getirdiniz. Onun istediği makara bant kayıtlarını da buldunuz ve 3 long play ve 1 CD olarak çıkarttınız. O hayatta iken mi oldu bunlar?

Eski bantlarını burada hep korsan firmalar çıkarıyordu ve kötü kayıtlardı. Neşet ağabey de, ‘Benim bu makara bantlarımı bulalım.’ diyordu. Sonunda eski bir plak şirketinin deposunda tesadüf eseri hurdacılar buluyor. Makara bantlarından plak yapmak daha önemli. Çünkü ses kaybı olmuyor. Çünkü CD’lerde mp3 sıkılaştırılmış bir ses oluyor.

Kaç yıllarına aitmiş o makaralar?

1970’li yıllara ait. Orijinal 3 seri halinde yayınladık. Çok ilgi gördü tabii. Neşet ağabey göremedi ama vasiyetini yerine getirmiş olduk.

Neşet Usta, Neşet Baba ile anılarınıza da değinelim mi?

Neşet ağabeyle Muharrem (Ertaş) Usta’nın kayıtlarıyla ilgili tanışmıştık. Muharrem Ertaş’ın arşiv serisinde albümlerini çıkartmak istiyorduk. Sonra burada bir randevu aldık, bir televizyon çekimi için gelmişti. Buraya küstü zaten. Muharrem ustanın orijinal kayıtlarını bulup yanımda ufak da bir teyple götürmüştüm.

Buraya küstü derken?

Türkiye’ye pek fazla gelmek istemiyordu. Hep Almanya’daydı. Zaten hep televizyonlarda ‘Rahmetli Neşet Ertaş’ diyorlardı. Buna da sinirliydi. Herkes öldü zannediyordu, buraya gelmediği ve televizyonlara da çıkmadığı için. Ben Muharrem Usta’nın kayıtlarını dinletmek istedim, Dadaloğlu’nu çaldım. Böyle bir fenalaştı, ‘Ya Hasan kapat.’ dedi. Ben de onun iznini istedim. ‘Tamam, yayınla.’ dedi. Ben bir telif verdim kendisine. Bizim dostluğumuzun nasıl başladığını anlatıyorum. Sonra özel, orijinal bir anımıza da geçeceğim. Neşet ustayı aradım, ‘Muharrem ustanın CD’sini ben getireceğim sana. Yayınlandı. Bir de iyi sattı. Telif de vereceğim.’ dedim. ‘Telif de nereden çıktı? Aldım ya senden.’ dedi. ‘Satış yüzdesi de veriyoruz biz, masraf çıkarttıktan sonra.’ dedim. Almanya’daki evinde oluyor bu görüşme. ‘Allah Allah, ben böyle bir şey görmedim.’ dedi. ‘Ağabey senin bir sürü albümün yayınlanıyor piyasalarda, sana kimse para vermiyor mu?’ dedim. ‘Baştan biraz alıyoruz. Ondan sonra beni kimse beni aramıyor.’ dedi. ‘Ağabey, ya şu, şu firmalar?’ dedim. ‘Ben o firmaları tanımıyorum ki’ dedi. Meğerse ‘öldü’ denildikten sonra, buraya gelmiyor diye korsan yayınlıyorlarmış çoğunu.

​​​”Neşet Ertaş, Şener Şen’i görünce biraz rahatladı”

Sonra biz avukat tuttuk, ‘Ağabey bana izin verir misin ilgileneyim.’ dedim. ‘Hasan, bana çok kişi söz verdi, yapmadı.’ dedi. ‘Belki ben de yapmayacağım. Bana ver yetkiyi ben de ilgileneyim.’ dedim. Mantıklı geldi. Bizim avukatlara verdim ve bir operasyon yaptık. Ciddi bir tazminat aldık o firmalardan. Neşet Ağabey sen atla gel Türkiye’ye, İstanbul’a dedim. Teliflerini verince ‘Bu ne?’ dedi. Topladık firmalardaki teliflerini. Hepsi korsanmış.’ dedim. Hiç hayatında böyle bir şey görmemiş. Gitmiş ertesi günü bütün yayın haklarını bana devreden notere yazı vermiş. ‘Benim bundan sonra bütün haklarım Hasan’ındır.’ diye. ‘Ağabey ben istemiyorum. Çoluğun çocuğun var.’ dedim. Geri iade ettim. ‘O zaman bu albümleri sen yayınla.’ dedi. ‘Tamam ağabey, tek şartla, Açıkhava’da bir konser yapacaksın.’ dedim. ‘Ben yapmam, eylemem.’ dedi. Almanya’da artık öyle bir duruma gelmiş ki, düğünlerde çıkıyor, çok komik fiyatlarla. ‘Ağabey, 5-6 bin kişi seni izleyecek.’ dedim. ‘Nasıl yani?’ dedi. ‘Ağabey sadece üniversite öğrencileri, gençleri göreceksin.’ dedim.

Buraya getirdik, açık havada konseri yapacağız, heyecandan tir tir titriyor. Ben de fazla heyecan yapmasın diye Şener Şen’i aldım yanıma kulise gittik. Şener Şen’i görünce tabii filmlerinden biliyor, biraz rahatladı. Perdenin arkasından baktı. Arada Şener Şen ile sohbet ediyorlar. Bana döndü, ‘Hasan bizim Abdallar yok. Onların parası yoktur. Onlar bir köşede kıvrılmıştır dışarıda. Sen onları ne yap et içeri sok.’ dedi. Dışarı çıktım. Açıkhava’nın dışında gerçekten 90-100 kişilik hemen Kırşehirli oldukları belli, esmerler, zaten birbirlerini tanıyanlar toplanmış, Neşet Baba’yı dinlemek için çimenlerin üzerine oturmuşlar. Onları içeri aldık, merdivenlere oturttuk çünkü yer yok. Onlar Neşet Baba çıkınca iç ceplerinden kaşıkları çıkarttılar bir şov yapmaya başladılar, inanamazsın. Ondan sonra rahatladı. ‘Neşet ağabey bak aldık. Hadi sen çık. Rahatla. Bak 30 yıl sonra konser veriyorsun.’ dedim. Bu arada basın yıkılıyor, Neşet Usta 30 yıl sonra ilk defa Açıkhava’da büyük konser veriyor, diye. Şener Şen, ‘Sen bundan sonra Ankara, İzmir, Kırşehir konserleri de yaparsın.’ dedi. ‘Yok, Hasan’ı kıramadım. Bu deli çocuk beni getirdi. Tövbeler olsun. Ben dönerim.’ dedi. Bu arada Ankara, İzmir, Kırşehir konserlerini yaptı. Sonra Neşet ağabey Şener Şen’i görünce, ‘Vallahi doğru söylüyormuş.’ dedi.

Neşet Usta’nın en sevdiği kişileri söyleyeyim Türkiye’de.

Söyleyin kimler?

Cengiz Özkan ve Mahzuni Şerif’tir. Bizim evde toplanırdık. Mesela Cengiz ile bir araya getirdim. Cengiz’i bir gördü, ‘Sen varken ben türkü söylemem.’ dedi. Meğerse Cengiz’i hep dinlermiş. Oturdular sabah altıya kadar. Sadece Cengiz’i dinledi. Sabah 3’e, 4’e doğru rica ettik, türkü söyledi. Bu arada bir şey daha söyleyeyim, ben Neşet Ustayı da bilmezdim. Ben çünkü hep batı konservatuvarı, batı müziği, Deep Purple, Pink Floyd, Beatles dinlediğim için.

Rockçıydınız yani?

Tabii, ben bilmiyordum. Yapıyoruz bu işi ama. Bir gün eşim Nilüfer dedi ki, o Gavurdağlı, Adanalıdır, ‘Gel kırodüktör, sana 3-5 şey dinleteceğim, öğren.’ İlk Neşet Ertaş’ı bana eşim dinletmiştir. ‘Yok, sen bunları yapmazsan benim gözümde kırodüktör olarak kalacaksın.’ dedi.

O zaman artık kral prodüktör oldunuz eşinizin gözünde?

Tabii, normalde ben kırodüktör. Bu da sana, tarihe kalsın. Teşekkür ederim, İnşallah güzel olmuştur röportajımız