Dinimize ve Peygamberimize seviyesizce saldırılar, küstahça hakaretler sadece izzet sahibi Müslümanları değil, vicdan sahibi herkesi de incitmiştir.

Bir cana kıyanın bütün insanlığı öldürmüş gibi olacağını bildiren dini (haşa) terörizm ile, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” buyuran birini terörist ile  yan yana anma cehaleti gösteren, ilişkilendiren insanların nasıl bir maksada hizmet ettiklerini biliyoruz.

Şu zorlu süreci incitici sözleriyle perdeleyen, suni gündemlerle üzerini örten, kirli kalemleriyle gizlemeye çalışanların maşaları da, onlardan aldıkları talimatlarla, hem insanlığın hem İslam’ın kalbine kurşun sıkmaya devam ediyor.

Charlie Hebdo dergisinin İslam ve Peygamberimizi hedef alan seviyesiz karikatür saldırılarına sahip çıkan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un, onları destekleyen açıklamaları da bu sürecin nasıl başlatıldığına dair bizlere ipuçları vermekte.

Hollanda’nın bu tür meselelere mal bulmuş mağribi gibi yapışması hiç de şaşırtmadı.

Önce Wilders, ardından da Başbakan dâhil olmak üzere diğer siyasiler de Fransa’dan gelen hezeyan, tahrik ve provokelere “fikir ve ifade özgürlüğü” adına sahip çıktılar.

Sonra Avusturya’da masumlara bunun bedelini ödettiler.

Ardından da baklayı ağızlarından çıkardılar.

Almanya’da polisin hoyratça cami baskını bile görmezden gelindi.

Camilere, İslam okullarına, Ülkü Ocakları’na denetim, hatta kapatma kararları dillendirilmeye başlandı.

Bir taşla birkaç kuş vurmak hususunda pek mahir olan Batı, bu sefer de maksadına ulaşmanın keyfini yaşıyor.

Olan da, hayatını kaybeden masumlar ile ismine vurulmak istenen kara leke Müslümanlara oluyor.

Biri ölüyor, diğeri terörist oluyor…

Senaryo hep aynı yani…

Oysa kendileri de biliyor ki hiçbir özgürlük kimsenin kutsalına hakaret etmeyi meşru kılmaz. Hiçbir tahrik de bir kimsenin canına kıyma hakkı tanımaz.

Siz bu denklemde bir taraf olursanız zaten doğrudan, plan kuranların ya içinde, ya planlayıcısı ya da düşüneni oluyorsunuz.

Biz de bu oyunu kurgulayanı da, içinde olanı da, taraf tutanı da, maşa olanı da çok iyi biliyoruz…

“Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur” (Maide 32)

Çağlar üstü mesajlarıyla insan canına en büyük değeri veren ve her şeyin üzerinde olarak aziz gören ve böyle buyuran bir din nasıl olur da terörizm ile yan yana getirilir?

“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” buyuran bir insan nasıl olur da terörist muamelesi görür. Bu tam bir cehalettir, iki yüzlülük ve din düşmanlığıdır…

 

Ne takdir ne teşekkür Sadece Hakk rızası için yapılanlar

“Toplumun efendisi, topluma hizmet edendir”

Dosya konumuz “Gönüllülük” ile alakalı şunları paylaşmak isterim:

Olayı gözümde canlandırdıkça hayranlığım artıyor. Muazzam bir zeka ve hikmet içeren bir Hadis-i Şerif…

Peygamber Efendimiz (sav) günün birinde etrafındakilere su dağıtır, hizmet eder. Tam o esnada (muhtemelen başka bir ülkeden misafir olarak) yabancı biri yaklaşır ve “Bu toplumun efendisi kimdir, onunla görüşmek istiyorum?” der.

O esnada tüm gözler, su dağıtmakla meşgul olan Efendimize (sav) çevrilir. Efendimiz (sav) o anda bir insanın verebileceği en anlamlı ve en zeki cevabı verir: “Bu toplumun efendisi onlara hizmet edendir.”

Bu cevap, hem o soruyu soran yabancının o an meramını gideren bir cevaptır, hem de asırlar boyu geçerliliğini koruyacak olup, toplum-devlet-yönetim-hizmet ilişkilerine ilham kaynağı olacak zaman üstü müthiş bir mesajdır. Hem toplumun liderinin kendisi olduğunu hem de topluma hizmet edenin “efendi” olduğunu bir cümle ile veciz bir şekilde duyuruyor…

 

Yehova şahitleri

Gönüllülük üzerine söyleyeceklerim…

80 yılında Hollanda’ya geldiğimde henüz 15 yaşındayım.

İltica talebinde bulunan bir arkadaşın Yehova’nın Şahitleri üyeleriyle ilişkisi olmuş. Onlar, kendilerine üye olma karşılığında işi hızlandıracakları sözünü vermişler.

Arkadaş çaresiz kabul etmiş ve onların içerisine girmiş idi. Onun vasıtasıyla, Rotterdam-Zuid’te bulunan mahallemizde onların tebliğ görevini yapan bir baba ve kızıyla tanıştım.

Bana sordukları sorular karşısında belli bir dini donanım ve altyapımın olduğunu fark edince, karşılaşsak da bir daha o tür sohbet ve tartışmalara girmediler.

O yıllarda baba 50’li yaşlarda, kızı benim yaşlarımdaydı.

Bu ikilinin oturduğu muhitte olduğum için onların hiç bıkmadan usanmadan günlük olarak insanları kendi yollarına davet ettikleri görüyor ve onların o azmine, şevkine, çabalarına hayran kalıyor, kendime kızıyor, hicap duyuyordum.

Bu ikiliyi en son bir yıl kadar önce gördüm. Ayaküstü sohbet ettik. Beni tanımakta zorlandılar. Ama aynı göreve devam ediyorlardı.

Baba 90 yaşına merdiven dayamış, kızı 50’yi geçmiş; bitmeyen bir aşkla insanlığı kendi dinlerine davet ediyorlardı.

Baba, üç kez büyük ameliyatlar geçirmiş ve hâlen kanser tedavisi görmekteydi.

Düşünün ve kendinizle mukayese edin, empati kurun:

90 yaşındasınız, büyük hastalıklar geçirmiş ve kanser tedavisi (kemoterapi) görüyorsunuz.

İnandığınız hak olan dinin omuzlarınıza yüklediği mesuliyet gereği tebliğ görevi yapmakla yükümlüsünüz…

Siz olsanız ne yapardınız?

Ben nefsime sordum, “yatardım” cevabını aldım.

Geçici, ölümlü, fani olduğuna inandığımız dünya için gösterdiğimiz çabanın çok azını ebedi âlem için göstermedikçe ne bu dünyanın sefasını sürebiliriz ne de öte dünyada rahat edebiliriz…

Birinci neslin mirası…

60’lı yılların başında Avrupa’ya başlayan işçi gözünün ardından 60 yıl geçti.

Her iki taraf da bu göçün bunca zaman süreceğini düşünmüyor, öngörmüyorlardı.

Savaş sonrası sanayileşme döneminde belli bir süre için işçi gücüne ihtiyaç duyulmuş, bunun yolları aranmış, çözüm olarak da iş ihtiyacı olan ülkelerle anlaşmalar yapılarak o yıllarda bu göç akını başlamıştı. Yola çıkanlar da bu göç serüvenini bir kaç yıllık olarak düşünmüş, planlamışlardı. Her iki tarafın düşüncesi, planı ve öngörüsü tutmadı, birkaç yıllık olarak belirlenen göç, yarım asrı geride bıraktı.

İlk göçün amacı belli bir sermaye oluşturup, memlekete geri dönüp o birikimle kendi hayatını şekillendirecek bir yatırım yapmaktı.

İkinci göç dalgası da, Türkiye’nin sağ-sol kavgasının dorukta olduğu bir dönem olan 70’li yılların sonunda başladı.

Ülkenin geleceğinin karanlık olduğuna inanıp, tahsil hayatını yarıda bırakıp, yeni bir hayata başlamak niyetiyle kendilerini Avrupa’nın kucağına atanlar ise ikinci kuşak idi.

Birinci kuşak, akıllarında geri dönme düşüncesi olmasına rağmen bulundukları yerde olağanüstü başarı ve hizmetlerin altına imza attılar.

Her türlü imkânsızlıklara rağmen onlar kendilerinden sonra gelecek nesil için eşsiz bir ortam sağladılar.

Hem maddî hem manevî olarak büyük fedakârlıklarla benzersiz bir kültürel altyapı oluşturdular.

Gecelerini gündüzlerine katarak, gönüllü olarak bir cami alımı, bir dernek oluşumu, bir teşkilat kurulması için canla başla çalıştılar.

Bu her ne kadar kendi aralarında bir ayrışmayı beraberinde getirse de yapılan örgütlenmeler takdire şayan idi. Bu yapılanmalar, bir ekmeği birlikte bölüp yiyen insanımızı da bölmüş, aralarına duvarlar örmüştü. Oysa göçmenliğin bizi bir arada tutması, beraber yaşatması gerekirdi.

Farklı kültür, dil ve inançtaki insanlarla birlikte yaşamayı bir yaşama kültürü hâline getirmiş Türkiye insanının, farklı görüşler nedeniyle birbirinden ayrılması, uzaklaşması son derece üzücü bir durum idi.

İkinci kuşak, onların bu azminin, şevkinin, heyecanının bir bölümüne şahitlik ettiler ve gönüllü hizmet için bayrağı onlardan devraldılar.

Ama onların bilgi, birikim, tecrübe ve donanımlarında da istifade etmeyi hep bir nimet sayıp, onlarla bu hizmeti yürüttüler.

Hem bu gibi oluşumlara yöneticilik yaptılar, koşuşturdular hem de ceplerindeki parayı bu yolda harcadılar.

Bu durum, örnek alınacak gerçek bir yaşanmışlık idi. Kendini bu yola adamış, inandığı dava uğruna vakfetmiş yüzbinlerden söz ediyoruz.

Birinci nesil sadece kendisi için yaşamadı, o, ailesi, akrabası, vatanı ve milleti için de kendini feda etti.

Ailesinin geçimini sağladığı gibi, anne babasının,  bacı gardaşının da geçim yükünü omuzladı..

O da yetmezmiş gibi vatan kalkınsın, “ülkemin insanı iş, aş sahibi olsun” diye elindeki bütün kazanım ve birikimini – iyi niyetle- holdinglere yatırdı. Bir çoğu akrabasından bir çoğu da, holdinglerden yediği tokatlarla kendine gelemedi, ömrünün son günlerini pişmanlıklarla ve sefalete geçirdi.

İkinci nesil büyük bir zenginliğin içerisinde buldular kendilerini. Onlar da bu mirası en iyi şekilde kullanmayı bildiler. Kendilerinden sonra gelecek olan nesle daha iyisini bırakabilmek için var gücüyle çalıştılar ve hâlen de o alanda gönüllü olarak hizmetlerini sürdürenler var.

Üçüncü nesil bu mirasa sahip çıktı ve çıkıyor. Dördüncü ve ondan sonraki nesil için aynı şeyleri söylemek isterdim ama görüntü maalesef öyle değil. Batılı bir toplum bilimcinin “İlk üç nesil sizin olabilir ama ondan sonraki nesiller bizimdir” şeklindeki tesbitini haklı çıkarmamak için bu iki neslin geleceğine büyük yatırımlar yapılmalı; onların, dil, inanç ve kültürel ihtiyaçlarının giderilmesi için gerekli adımlar –gecikmeli de olsa- şimdiden atılmalı.

Şahit olduğum gönüllü hizmetlerden sadece birkaçı…

Vinç vasıtasıyla ancak kaldırılabilecek demir kolonları “Ya Allah bismillah” diyerek kaldırıp, bir kat çıkıp yerine koyanları gördüm…

– Açılan İslam okulunun kapanmaması için bir eğitim sezonu boyunca okulun genel temizliğini yapanların varlığına şahitlik ettim.

– Cami için bina alınırken maddi binlerce gulden ile bağışta yarışanları gördüm.

– Okul öğrencileri rahat etsin diye 30 bin guldene otobüs alan cemiyet ve üyelerini gördüm.

– Cemiyetin tamiri sırasında hırsızlık olaylarını önlemek için sırasıyla geceleri nöbet tutanların varlığına şahitlik ettim.

– Gazetemizi yağmur yaş, kar kış demeden ev ev dolaşıp dağıtanları gördüm.

– Toplantı için en uzak yerlere kendi arabalarıyla gittikleri hâlde ve bazen bozulup yolda kalındığı zamanlarda ne yakıt ne başka bir para talep etmeyenleri gördüm.

– Kanser tedavisi ve ameliyatı sonrasında taburcu olup eve gelişinin daha ikinci gününde Başkanı olduğu cami borcunu toparlayabilmek için Almanya’ya giderek oradaki camileri dolaşan yiğitleri (Rahmetli Nafiz Sungur) gördüm.

– Gecesini gündüzüne katarak cami, cemiyet, vakıf ve derneklerinin ayakta kalmasını sağlayan fedakâr insanların, diğer yerlerden fiyat farkı olmasına rağmen cami dükkânlarından alışveriş yaptıklarını gördüm. Yine aynı insanları, derneğin faydasına olan yapılan toplantılarda içilen çayların parasını ödeyenler gördüm. Ve daha nice görünmeden yapılanları gördüm.

 

Gündem dair gözlemlerimiz…

Dinimize ve Peygamberimize seviyesizce saldırılar, küstahça hakaretler sadece izzet sahibi Müslümanları değil, vicdanı sahibi herkesi de incitmiştir.

Bir cana kıyanın bütün insanlığı öldürmüş gibi olacağını bildiren dini (haşa) terörizm ile, “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” buyuran birini terörist ile  yan yana anma cehaleti gösteren, ilişkilendiren insanların nasıl bir maksada hizmet ettiklerini biliyoruz.

Şu zorlu süreci incitici sözleriyle perdeleyen, suni gündemlerle üzerini örten, kirli kalemleriyle gizlemeye çalışanların maşaları da, onlardan aldıkları talimatlarla, hem insanlığın hem İslam’ın kalbine kurşun sıkmaya devam ediyor.

Charlie Hebdo dergisinin İslam ve Peygamberimizi hedef alan seviyesiz karikatür saldırılarına sahip çıkan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un onları destekleyen açıklamaları Hollanda’nın bu tür meselelere “mal bulmuş mağribi gibi” yapışması hiç de şaşırtmadı.

Önce Wilders, ardından da Başbakan dâhil olmak üzere diğer siyasiler de Fransa’dan gelen hezeyan, tahrik ve provokelere “fikir ve ifade özgürlüğü” adına sahip çıktılar.

Wilders ise açılan bu kapıdan girerek, Peygamber efendimize ve Müslümanlara seviyesizce saldırmaya ve bundan dolayı da kendisine gelen tehditleri duyurmakla gündemde kalmaya devam ediyor. Ama her sözü ve her paylaşımı hem Müslümanların hem de göçmenlerin içini acıtarak…

Sonra Avusturya’da masumlara bunun bedelini ödettiler.

Ardından da baklayı ağızlarından çıkardılar.

Almanya’da polisin hoyratça cami baskını bile görmezden gelindi.

Camilere, İslam okullarına, Ülkü Ocakları’na denetim, hatta kapatma kararları dillendirilmeye başlandı.

Bir taşla birkaç kuş vurmak hususunda pek mahir olan Batı, bu sefer de maksadına ulaşmanın keyfini yaşıyor.

Olan da, hayatını kaybeden masumlar ile ismine vurulmak istenen kara leke Müslümanlara oluyor.

Biri ölüyor, diğeri terörist oluyor…

Senaryo hep aynı yani…

Oysa kendileri de biliyor ki hiçbir özgürlük kimsenin kutsalına hakaret etmeyi meşru kılmaz. Hiçbir tahrik de bir kimsenin canına kıyma hakkı vermez.

Siz bu denklemde bir taraf olursanız zaten doğrudan, olanların ya içinde, ya planlayıcısı ya da düşüneni oluyorsunuz.

“Bir cana kıymaya veya yeryüzünde fesat çıkarmaya karşılık olması dışında, kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur ” (Maide 32)

Çağlar üstü mesajlarıyla insan canına en büyük değeri veren ve her şeyin üzerinde aziz bilen ve böyle buyuran bir din nasıl olurda terörizm ile yan yana getirilir?

“İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır” buyuran bir insan nasıl olur da terörist muamelesi görür. Bu tam bir cehalettir, iki yüzlülük ve din düşmanlığıdır…

Haçlı zihniyeti yüzünü gösterince…

Hollanda’ya ilk geldiğimiz günlerde de okullardaki coğrafya kitaplarında yer alan bilgi ve belgelerde Türkiye’yi parçalanmış gösteren haritaları görür ve gülerdik.

Hollanda’da bu durum yine tekrarlandı ve Rotterdam’da bulunan STC meslek okulunun müfredatında kullanılan Türkiye’nin yarısını Kürdistan ve Ermenistan olarak gösteren haritanın bulunduğu sayfayı paylaştı. Toplumdan gelen tepki ve özellikle Denk Partisi Milletvekili Tunahan Kuzu’nun “Rüyanızda görürsünüz! Türk ve Türkiye düşmanlığı Hollanda okullarında bakın nasıl bir boyut aldı.” paylaşımından sonra yazılı açıklama yapan okul, hatanın düzeltilmesi için söz konusu müfredatın kaldırıldığını ve Türkiye’yi parçalanmış gösteren haritanın değiştirileceğini belirtti. Açıklamada, müfredatı hazırlayan öğretmenin haritayı yeterince iyi değerlendirmediği ifade edilerek, bu durumun can sıkıcı olduğu fakat bilerek yapılmadığı savunuldu.

Biz de gerekçeyi, savunmayı yedik…

Hollanda’da göçmenlerin toplumsal konumu hızla iyiye gidiyor!

Merkezi istatistik Bürosu CBS tarafından geçenlerde açıklanan 2020 Entegrasyon Raporunun kapağında yer alan fotoğrafta, tahminen Fas kökenli iki kadın lunaparkta gülümseyen sarışın bir bayandan rengarenk pamuk şekeri alırken görülüyor. Aslında resim, raporun iyimser içeriğinin görsel bir özeti gibi. Rapora göre, göçmenlerin konumundaki iyileşme, yerli Hollandalılara göre daha hızlı ilerliyor. Göçmenler toplumsal mağduriyetlerini hızlı bir şekilde gideriyorlar.

Rapor, göçmenlerin eğitim, iş pazarı gibi mağduriyetlerin yaşadığı alanlarda hayli olumlu gelişme kaydettiklerini ortaya koyuyor. Bu da sevindirici bir gelişme olarak kayıtlara geçecek.

Raporun tamamını Merkezi istatistik Bürosu CBS’in sitesinden okuyabilirsiniz.

—◄◄ …