Hayat sanki hep iki unsur üzerine kurulu gibi geliyor. “Siyah-beyaz, iyi-kötü, hak-batıl, güzel-çirkin, çalışkan ve tembel” gibi. Gönüllülük meselesi de aslında “çalışkan-tembel” sıfatlarına çok da güzel oturuyor. Bunu biraz açalım.

Allah’a dua ederken bazen ‘bana farkındalık’ vermesini dilerim. Farkındalığı, hayatın keşmekeşine kapılmamak, ‘aa, hayatım ne kadar da çabuk ve anlamsız geçmiş’ deyip, trenin kaçtığına hayıflanmamak için çok önemserim.

Diyelim ki, hayatın geçiciliği, buraya bir imtihan için gönderildiğimizi biliyoruz. Fakat bu beyinle algılanan bir bilgidir. Yeryüzüne gelmiş, geçmiş, şu an yaşayan herkes bunu biliyor ve gelecek nesiller de bunu bileceklerdir. Yani bizim mahallenin referansıyla ‘her nefis ölümü tadacaktır’ı hangi dinden ya da din dışından herkes bilir. İşin püf noktası ise, hemen her meselede olduğu gibi, acaba herkesin bildiğinden yine herkes farkında mı? İşte bu farkındalık için kalp, yukarıdaki başlıkta da olduğu gibi gönül devreye giriyor.

Biraz daha açamaya devam edelim: İnsanın beyin ve kalp (gönül) arasındaki mücadelesi çok enteresandır. Örneğin sevdiğiniz  bir yakınınızı kaybedersiniz, onun bir gün öleceğini bilmenize (beyin) rağmen, kaybettiğiniz zaman gönlünüz acı çekmeye başlar ve ‘bir ölüm fermanını dinlemek’ istemez. Ya da çok değer verdiğiniz, sevdiğiniz bir nesneyi almak istersiniz, fakat paranız yoksa beyin ‘alma’ der, gönül ise (nefs-şeytanın oyununa gelerek) beynin aklını da çelerek sizi almaya zorlayabilir.

Beyin-kalp ekseninde hissettiklerimizi, özellikle bizi üzen hislerimizi tedavi etmek için ise Allah zamanı yaratmış ve zaman ilaç işlevi görmektedir. İşte yaşarken hep bu mücadele ile geçer ömrümüz.

Bazen de şöyle sorarız: Gönüllü olarak mı yaptın? Bizim köyün tabiriyle ‘goynünen mi vardı?’ Yani “gönül=istemek” anlamına geliyor. Eğer insan gönlünden isterse gönüllü, yapılan iş sonucunda  ortaya hem yapan gönüllüyü hem de muhatabını sevindiren ürünler çıkabiliyor.

30 yıllık Hollanda gönüllük serüveninde bir çok tecrübe edindiğimizi söyleyebilirim. Teorik olarak,  cami, dernek, cemiyet, kültürel ve sanatsal türü faaliyet yapan bir çok yerlerde, gönüllü olarak çalışanların da standart, yani gerçekten gönüllü olarak, isteyerek çalışanlar olduğu gibi, o havayı teneffüs edip, sizinle aynı yönetim kurullarında çalışan arkadaşların hiç de gönüllü olmadıklarına da şahit olduk. Ve bu paradoksu aşmak için her ne kadar zor da olsa şöyle düşünerek kendimize moral vermeye çalıştık: ‘Ortada bir ahiret pastası var ve ben o pastadan pay kapmak istiyorum.’

Her zaman etkili olan bir düşünce değil, çünkü sonuçta insanız ve ideallerimiz var. Bu ideallere ulaşmak için de herkesin dürüst ve adil bir şekilde çalışmasını istiyor ‘gönül.’ Oysa gerçek hayat maalesef öyle değil.  Ger çek hayatta, dünya görüşünüz ne olursa olsun ama hemen her vakıfta var olduğunu tahmin ettiğim, bende şöyle bir intiba oluşuyor: Derneklerin çay ocakları, lokalleri, çalışmayan insanlarla dolu, binayı ayakta tutan, yönetimlerde çalışan arkadaşlar ise fulltime/tam zamanlı çalışan arkadaşlar. Bu da başka bir paradoks değil mi?

Tarihte bazı insanların ‘pasta’ kavramından gerçek pastayı anladıklarını ve bu pastadan pay almak için hangi ayak oyunlarını çevirdiklerini okuduğumuz gibi, bu kavramı sadece ‘ahiret pastası’ ya da kişisel çıkar gütmeyen pasta olarak gören insanların da hikâyelerini okuduk. Sonuçta insan ‘ne ekerse, onu biçecek.’

İnsanda beyin, kalp, nefis, kendi şeytanı olduğu gibi bütün bunların bir araya gelmesiyle bir karakter oluşuyor (bu karakter meselesi ile ilgili bir başka yazı daha yazmam gerekiyor). Bu karaktere göre aslında ne kadar gönüllü ve ne kadar isteksiz gönüllü olduğunuz şekilleniyor.

Yazıyı, gönülsüz gönüllü ve gerçek gönüllünün profillerinin özellikleriyle bitireyim o zaman.

Gönülsüz Gönüllü…

– Analiz yeteneği yüksektir. Çok güzel analiz yapar. Çözüm önerileri sunar. Ama kendi alanına uygulamak bir türlü aklına gelmez.

– Gündelik hayatta kendi işinde çalıştığı gibi çalışmaz.

– Verilen görevi örneğin “neden yapmadığını?” sorarsınız: Pişkindir, “unuttum” deyip, sıyrılmak ister.

– Toplantıya vaktinde gelmez, kendine telefon ettirir. ‘Unuttuğunu söyleyip ya gelemeyeceğini ya da 15 dk. sonra’ geleceğini söyler. Sizin de üzerinizde ne kadar pozitif motivasyonunuz varsa onu bir çırpıda yok eder.

– Örneğin, rapor hazırlayacaktır. Başka birimlerden kendisine de veri gelmesini ister. Raporun neden hazır olmadığı sorulduğunda ise topu diğer birimlere atar. Demez ki; “ben inisiyatifi üzerime alayım, takip edeyim ve söz verilen tarihe hazır olsun”.

– Gıybet eder ve orada bulunmayan diğer yöneticiler hakkında ileri-geri konuşur.

– Ekstra işlerde, görev dağılımında sessiz kalmayı tercih eder.

– Ahiret pastası gibi bir kavram gönlünde yoktur, ancak itekleyerek, zorla bir şeyler yapar. Yani gına getirttirir insana.

– Nam, isim yapmanın peşinde olarak, ‘desinler’e çok önem verir.

– Dert sahibi değildir, çok rahat kişiliğiyle dikkat çeker.

Gerçek Gönüllü…

Yukarıdakilerin tam tersini yapar. Daha ne diyim?                                                    —◄◄