İstanbul’u özlüyorum, her gün biraz daha çoğalan bir hasret bu... sık sık rüyalarıma düşüyor gençliğimin kocaman, dinamik kenti. Düşlerimi süslüyor masmavi denizi, gökyüzü, geniş ufukları, minareleri, kiliseleri, sinagogları... Cağaloğlu’na uğruyorum bazen, geride kalan bir çok güzel dostumu/yoldaşımı kucaklıyorum... kenti terk etmiyor onlar; kente sadık dostlarıma gıpta ile bakıyorum. En çok hüzünlü gülümsemeler düşüyor dudaklarımıza ve hep birlikte bir bir ziyaret ediyoruz eskiden bize ait olan mekanları. Gazete büroları, terk etmiş Cağaloğlu’nu. Mürekkep kokusunun yerine pervasızca kurulmuş olan turistik eşya dükkanları sevincimi hafiften gölgelese de, martıların çığlığında çabucak yeniden yakalıyorum çocuksu sevinçlerimi... “Minareler katından geçiyorum / Gökyüzü mahallesi İstanbul’un / Süt beyaz bir martıyım açıklarda / Gemilere ben yol gösteriyorum, / Buğday ve ilaç yüklü gemilere / Bir kanat vuruşta bulutlardayım; / Bir süzülüşte vatanım dalgalar!” Cahit Sıtkı Tarancı
İstanbul’u özlüyorum, günlük/güneşliktir şimdilerde... doyasıya bahar yaşatıyordur onbeş milyonluk ailesine. Eski ile yeni içice benim bu güzel kentimde ve daha ne çok şey içice. Dünyanın en önemli dinleri bir arada, Müslüman, Hıristiyan, Yahudi, ateist; bir çok millette burada yan yana: Türk, Kürt, Ermeni, Arap... Ve İstanbul ayrımsız herkese ulvi ulvi gülümsüyor; kendisini herkese aynı güzellikte/özellikte sunuyor. Herkesin İstanbul’unda deniz aynı mavi ve o eşsiz güzellikteki masmavi deniz, herkesin bunaltı anına eşit oranda deva. Söyle güzel İstanbul sende beni özlüyor musun? “İstanbul deniz deniz sevdiğim / bir çakır mavi / bir camgöbeği tuzlu su / üstünde irili ufaklı tekneler / kayıklar, yelkenliler, mavnalar” Ümit Yaşar Oğuzcan. İstanbul’u özlüyorum, yine dalga dalga, yine hareketli, yine büyük büyük gemiler yüzdürüyordur ufukların önlerinde ve hala coşkulu akıyordur İstanbul denizi... bıraktığım gibi yani. İstanbul’un ufukları da, daha geniş ve yüksek bir acıya sahip Hollanda’daki ufuklara nazaran. Gittiğim her ülkede ufku görebileceğim bir mekanı ziyaret ederim mutlaka. İlginçtir, her ülkenin ufku karşısında farklı duygular hissetim. Coğrafi açıdan ufkun tek bir tanımı olabilir; ama ufuklarla karşılaştığımız anlarda hissettiklerimize ait hazır bir formül sunamıyor fizik-bilim tanımlamaları. Bazen bilim de hayatın dalgalanmaları karşısında dogma/kuru/yavan kalıyor.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;/ Serin serin Kapalıçarşı / Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa Güvercin dolu avlular / Çekiç sesleri geliyor doklardan / Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları; / İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.” Orhan Veli. İstanbul’u özlüyorum, “gözlerim kapalı”... İlk ilklerimi çok yaşadığım bu şehirde arıyorum eskilerimi/yenilerimi. Çok tarihli kocaman tarihinde, tarihime küçücükte olsa bir yer ayırmış İstanbul’a minnettar yürüyorum Beyoğlu İstiklal caddesi üzerinden Sultanahmet’e doğru. Tanıdık bir şiirin dizeleri karışıyor cümlelerime. Bugünden kopuyorum bir anlığına ve sevgili Sezai’nin aşkiya Hatice’ye dizelediği slogan düşüyor “Neşeliköy”deki evime: “Kalbimizden başka geçmişimiz ve geleceğimiz yok...” Sezai Sarıoğlu...
“Salkım salkım tan yelleri estiğinde / Mavi patiskaları yırtan gemilerinle / Uzaktan seni düşünürüm / İstanbul / Bin bir direkli Halicinde akşam / Adalarında bahar / Süleymaniyende güneş / Hey sen ne güzelsin kavgamızın şehri / Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde / Bakışlarımda akşam karanlığın / Kulaklarımda sesin İstanbul / Ve uzaklardan / Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde / Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul...” Vedat Türkali
“...Göçlerin çokluğu ve göçmenlerin yaratıcılığıyla belirlenmiş bir çağda hep aynı yerde, hatta elli yıl hep aynı evde kalmak. ‘Biraz sokağa çık, bir başka yere git, seyahat et,’ derdi hep annem kederle. Conrad, Nabakov, Naipaul gibi başarıyla dil, millet, kültür, memleket, kıta, hatta uygarlık değiştirerek yazan yazarlar var.Onların yaratıcı kimlikleri sürgünden ya da göçten nasıl güç almışsa, benimde hep aynı eve, sokağa, manzaraya ve şehre bağlanıp kalmamın da beni belirlediğini biliyorum. İstanbul’a bu bağlılık, şehrin kaderinin de insanin karakteri olması demek.” Orhan Pamuk, İstanbul.|
Son dakika... İlahî Adalet yerini buldu Yazımı bitirdim/teslim ettim, bomba patladı: Meğer, şu bizim en çok kendine hain Ayaan’ın, şimdiye kadar “İslam’ın ve baskıcı patriarkal sistemin elinden çektiği çileler, iç savaşların orta yerinde travmaya maruz kalması” falan filan KOCAMAN bir YALANDAN İBARETMİŞ. ‘Vay anasını’ türünden çığlık attıran bir haber bu yani! Ben hem şaşkın hem de çok sevinçliyim, bence ilahî Adalet bir kez daha yerini buldu; ee şükürler olsun! Zembla’nın “Kutsal Ayaan” diye adlandırılan tartışma programında başı öne düşüyor “güçlü/kuvvetli”, “özgürlük savaşçı”sının. O, yalanlarını inkar etmeye çalışırken, pür dikkat bakıyorum gözlerine; bir dizi soru takılıyor beynime/yüreğime. Acaba ne kadar yanlış bir yolda olduğun kafana dank etti mi, Ayaan? En çok kendine hain olduğunu anladın mı? Özgürlüğün, sorumluluk ile içice geçmiş süreçlerden oluştuğunu, her bir bireyin eşit derecede özgürlüğü olması gerektiğini ve yalanlarla elde edilemeyecek kadar ulvi bir erdem olduğunu kavradın mı? Bence baştan sona depresyonsun, saldırgansın, kimliğini bulamamışsın ve nedense bir türlü köklerin ile barışmak istemiyorsun. Sana artık ihtiyaçları olmadığı için de, yalanlarınla vuruyorlar seni, Ayaan. Anladın mı bütün bunları? Yoksa iltica yasasını daha da sertleştirmek için yine mi kullanmak istiyorlar seni? Yoksa yeni bir oyun mu bütün bu olanlar?
Kalbimizden başka geçmişimiz ve geleceğimiz yok..., öyle değil mi Ayaan?
Sevgiyle Kalın
Günlerden hasret aylardan İstanbul
|