KORONAVİRÜSÜ, KARMAKARIŞIK KAFALAR VE DUYGULAR

İslam dünyasının, Batı Medeniyeti’ne karşı tutumu oldukça her zaman ikilemli olmuştur. Bir taraftan onu model ve örnek almakta, diğer taraftan da onu ‘tek dişi kalmış canavar’ olarak görmekte. ‘Canavar’ olarak görmesi, medeniyetin ortaya çıktığı Batı devletlerinin (İngiltere, Fransa ve Almanya) İslam dünyasını parçalaması, sömürmesi ve sonunda da yok etmesine dayandırılmakta. ‘Tek dişi kalmış’ olması ise belki de bu ‘Canavar’ın yaşlanması ve ömrünün sonuna gelmiş olduğu inancını ifade etmektedir. Ancak bu ‘canavar’ algılaması, oldukça küçük bir kesimde görülen bir anlayıştır. Daha çok ideolojik ve bir öfkenin bir ifadesidir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, sadece Osmanlı İmparatorluğu sonlanmıyor,  ‘İslam tarihinin’ sonu geliyor. Ancak bu olayı bu şekilde fark eden ve kavrayan Müslümanların içerisinde çok az. entelektüel ve politikacı var.

Batı Medeniyetini “model” ve “örnek” olarak görmek daha yaygın bir tutum olmuştur. Batı’nın, 18. asırdan başlamak üzere, her zaman ‘ileri’, ‘insancıl’, ‘özgür’, ‘temiz’, ‘düzenli’, ‘tutarlı’, ‘aklı’, ‘bilimsel’ olarak ağılanması İslam dünyasında yaygın olmuştur. Bu algı sadece politik önderler de değil, tüccarlarda, eşraf ve sıradan köy halkı arasında da yaygın bir algıdır. ‘Güneşin Battığı’ yer ‘doğrunun’ ve ‘geleceğin’ olduğu yerdir. Batı toplumlarında öteden beri var olan (17 asırda başlamak üzere) ‘ilerlemeci’ ve ‘aydınlanma’ düşüncesi, bu şekilde İslam dünyasında karşılık bulmuştur. Batı, bir zaman ‘geri’ iken, ‘ileri’ geçmiştir ve bunu ‘bilim ve teknoloji’ sayesinde yapmıştır. Bilimi ve teknolojiyi bulması, üretmesi ve böylece ilerlemesi ise ‘aklını’ kullanması sayesinde olmuştur. İslam dünyasının önderleri bu algıdan iki sonuç çıkarmışlardır: Onların ilerlemesine neden olan (onun yokluğundan dolayı bizim de çöktüğümüz) ‘bilimi’ almalıyız ve ‘aklımızı’ kullanmalıyız.

Tarihsel olarak bu Batı algısına dayalı olarak bizim onlardan, kendimiz ilerletmek için almaya başlamamız 18. asrın başından itibaren ortaya çıkmaktadır. Katip Çelebi gibi bir-iki aydın ve gezgin, Batı’nın ileri geçtiğini 17. asrın başlarında fark etmişlerdir. Ancak Katip Çelebi’nin yaptığı bir uyarı niteliğinden ileri geçmemiştir. Geri oluşumuzu gidermek, ilerlemek ve çöküşü durdurmak için Batı’dan ‘çözümler’ almamız 18. asırda kurumsallaşmıştır. Özellikle, ilerlemeyi bir asır geciktiren ve tökezleten  Yeniçeri Ocağı’nın, şiddet kullanarak, kaldırılması ile hız kazanmıştır. Tanzimat Fermanı ile ‘Batı’dan bizi ilerletecek çözümler’ almamızın önü tamamen açılmıştır. Genelde Batı’nın örnek olması, bizi ilerletecek ve çökmekten kurtaracakların oradan gelmesi hususunda ortak anlayış olmasına rağmen, uygulamada ihtilaflar ve gerilimler ortaya çıkmıştır.

Abdülhamid II, Cemalettin Afgani, Muhammed Adbuh, Ahmet Cevdet, Namık Kemal, Said Halim Paşa gibi İslami kimlikleri belirgin olan önderler dahi Batı’yı böyle görmektedir. “Batının her şeyini almalıyız” diyen bir kutup, sadece ‘fennin’ alınmasını isteyen karşı kutup olmuştur. Çöküşün ‘işgal’ değil kendi ‘tembelliğimiz’ ve ‘aklımızı kullanmamız’ olduğu hususunda da ortak bir açıklama oluşmuştur.

Yani suçlu Müslümanlardır ve ‘gerilik’ kendilerinden kaynaklanmaktadır. 

İslam dünyasının ‘mütedeyyin’ kesiminden bazıları, Batı’ya geldiğinde veya Batılı birisi ile karşılaştığında onun davranışlarının çoğunun ‘doğru’, ‘aklî’ ve ‘işe yarar’ olduğunu fark etmişlerdir. Bu ‘doğruların’ onlara nasıl ve nereden geldiği oldukça gizemli bir husus olmuştur. Özellikle ‘temiz’ ve ‘dürüst’ olmaları. Hâlbuki onların sahip oldukları inanç ve kimlik sapık. Sapık’ kimlikten ve inanıştan nasıl bu kadar doğru davranışlar çıkar? Oldukça naif bir şekilde, onlarda gördükleri ‘doğruları’ aslen Müslümanlardan geçtiğini söylemişlerdir. 18. asrın ilk başlarında Berlin’e, Paris’e, Viyana’ya gelen ‘araştırmacı’ elçiler de karşılaştıkları Batılılardaki ‘doğruların’ kaynağını Müslümanlar olarak belirlerler. Hatta, oralardaki ‘bilimin’ dahi aslen Müslümanlardan alındığını ifade etmişlerdir. Böylece, Batı algısında yeni bir ikilem oluşmuştur: Onların yaptıkları ve onların kimlikleri… Kimlikleri, inançları ‘bozuk’ ancak yaptıkları ‘doğru’. Bu Batı algısı, Müslümanların kendi algısını da belirlemiştir: Kimliğimizden dolayı, bizde olması gereken ‘doğrular’ onlarda, inançlarından dolayı, onlarda olması gereken ‘yanlışlar’ ve ‘sapkınlıklar’ bizde. Şayet onların kimlikleri bu kadar kötü ise, bununla uyumlu olarak, davranışları da kötü olması gerekmektedir. Dolayısıyla, onların davranışlarının ‘doğru’ olması hem ‘sahtedir’ hem de ‘geçici’ olması gerekir. Ya da onlar daha ileride, kimliklerini ‘doğru’ davranışları ile uyumlu yapıp toptan İslam’a gelecekleridir: Davranıştan inanca giden yol.

Bu yaklaşım ve kavrayış, mütedeyyin Müslümanlar için Batı medeniyetinin model alınmasını sadece meşrulaştırmamış aynı zamanda onu İslam dünyasının ‘geleceği’ dahi yapmıştır. Said Nursi gibi bir takım ilim adamı, ‘güneşin Batı’dan doğmasını’nın anlamının Batı’nın tümden İslam’ı kabul etmesini ve hatta bizim ‘doğru İslam’ı Batı’dan alacağımızı inancına kapılmasına neden olmuştur. Batı’nın geleceğini ‘İslam’da görmek ve onlar için ‘hidayet’ duası yapmak, mütedeyyin kesimde yaygınlaşmıştır. Almanya ve Hollanda gibi göçmen Müslümanların çok olduğu Avrupa ülkelerinde yerli birisinin İslam’a girmesi hep bu Batı’nın İslamlaşmasının ilk belirtileri olarak görünür. Bu algıdan dolayı ‘dönme’ Müslümanlar hep bizden daha ‘saf’ ve ‘has’ Müslüman olmaktadır. 

Hatta, politik-İslamcı kesimde dahi böyle bir ‘öngörü’ oluşmuştur.

Geçtiğimiz asrın, seksenli ve doksanlı yıllarında Millî Görüş önderlerinde ve hatiplerinde bu yönde ifadeler hatırlarım: ‘Batı ya İslam’ı kabul edip kurtulacak ya da batıl inançları ve kimlikleri onların yok olmasına neden olacaktır’. İnançlarının ‘bozuk’ ve ‘sapık’ olması sürdürülmesi mümkün olmayan bir durum idi. Bir imamın derin saflığı ve yüzeysel bilgisi ile ‘buralar sizin vesilenizle İslam’a kavuşacak, Allah sizi buralara boşuna getirmedi’ demesi gibi.

‘Allah’ın nurunu tamamlaması’, buraların da şimdiki sapık hâlleri terk edip, İslamlaşması anlamına geliyordu. Kötülükleri ve kokuşmuşlukları belirginleşmesi bunun ilk aşaması idi. Batı çökmek üzere idi.  Çok geçmeden ‘İslam’ın yıldızı’ Batı’da parlayacaktı. O zamanlar ‘aids’ ve ‘uyuşturucu’ onları yola getirecek ve İslam’ın hak olduğunu görmelerine neden olacak musibetlerdi. Şimdiler de bunu ‘Koronavirüsü’nün neden olacağını söyleyen imamlar ve âlimler olmakta: ‘Allah adına kasem ederim ki, Batı yakında çökecektir, ya da İslam’ı seçecektir’ gibi söylemler ve bu yönde dualar yapılmakta. ‘Ya Rabbi, onları ya kahret, yok et ya da hidayete erdir’ gibi.

Alenileşmiş ve yaygınlaşmış ‘günahın’, yok olmayı çağrıştırması ve hatta yok olmanın dayanağı olarak görülmesi yeniden beliriyor. Batıyı örnek olarak algılama, yerini derin bir öfke ve nefrete bırakıyor gibi. Türkiye’den bir hocanın, ilahiyatçının veya politik önderin bu yönde bir söz söylemesi bir açıdan anlaşılır. Politik olarak ‘nefret söylemi’ iyi bir yatırım olabilir. Ancak Avrupa ülkelerinde yaşayan, Müslümanlar için bu tutum oldukça sorunlu gözükmekte ve pek çok sorunlara neden olmakta: Yaşadığı toplumdan bu kadar nefret eden, ona derin öfke duyan birisi hâlen niçin burada yaşamaktadır? Niçin buraya gelmişlerdir? Niçin sevdikleri toplumlarına geri dönmüyorlar? İfade edilen bu nefret ve öfke şiddet riskini taşır mı? Kim sadece karın doyurmak için bu kadar nefrete ve öfkeyi sinesine çekebilir ve karın tokluğu için burada kalır? Böyle bir insanın her hangi bir ‘onuru’ olabilir mi? Sakın öfke ve nefret bu yaygın ‘onursuzluğunu’ örten bir perdeleme olmasın? Sanki ben, yerli Hollandalıların bu soruları sorarken, bize ‘zavallılar’ olarak baktıklarını hissediyorum. Oldukça da boynum bükük ve ürkek bir şekilde.   

About Dogus