KIYAMET PROVASI YA DA İLAHÎ İKAZ

Bir virüs hikâyesi…    

Ömrümüz, dört nala kalkmış bir bineğin sırtında zamanla yarışırcasına “son”a doğru gidiyor. Bizler, ne olduğunu anlayamadığımız bir koşuşturmanın peşinde sürüklenirken, “ecel törpüsü” de can telimizi törpüleyerek koparmanın telaşında… Buna rağmen bizler hâlâ kuyu kazmakta, “virüs” olup “birlik”telikler yıkmakta, kalp kırıp, kafa yarmaktayız… “Sen güzel insan, can dostum, cenazende kaç kişinin olacağının hesabını yaptın mı; kırdığın, incittiğin kalbi tamir edemeyeceğini düşündün mü?”

Nefsimize, ailevi sorunlarımıza, kişisel hesaplarımıza, dünyevi kaygılarımıza, ihtiras, haset ve kinimize yenik düşmeyelim ne olur!.. İnsan olarak birbirimize ne denli çok ihtiyaç duyduğumuzu biliyorsunuz değil mi?…

Sevgili dostlar merhaba,

Dünya insanlığını kıyamete hazırlayan ya da kıyametin yaklaştığına inanan; bundan dolayı da Mesih’e Hristiyanlaşmış bir dünya ve insanlık armağan etmek için yarışan Evanjelistlerle ırkçı emperyalist Siyonistler, hedeflerine ulaşmak için her yolu mubah gören bir anlayış ile hareket ettiler ve bu maksatla giriştikleri her eylemde milyonlarca insanın kanını akıttı, yüzbinleri katletti. Sadece son 30 yılda Körfez Krizi ile başlayan, 11 Eylül hadisesi ile devam eden kirli, kanlı oyun neticesinde 30 milyona yakın insan canından oldu. Bir o kadar insan yerinden yurdundan sürgün edildi, zindanlar mazlum insanların feryatları ile çınladı… Bizler de Müslümanlar olarak bu gidişata ya destek verdik, ya içinde olduk. Yani “zalimin zulmüne ses çıkartmayan da onun zulmünü işlemiş gibi olur” nebevi düsturunca kıyılan onca canın kanına girmiş gibi olduk.

Veli bir kulun dediği gibi: “Kula bela gelmez Hak yazmadıkça, Hak bela vermez kul azmadıkça” Azdık, zulme karşı çıkmadık, ve kul eliyle belamızı bulduk.

“Zulme rıza”, işlediğimiz tek suç değildi elbette. Ebedi bir hayata inanmamıza rağmen, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyevileşmemiz, dünyaya tamah edişimiz, onun her türlü gayrimeşru hâlinden istifade edişimiz; şükürden uzaklaşışımız, paylaşmayı azaltışımız, inandığımız gibi yaşayamayışımız bizleri bu sürecin içerisine tepetaklak yuvarladı.

Bu tür bir afetin çok kez “geliyorum” demesine rağmen bizler kulağımızı tıkadık, gözlerimizi yumduk, zihnimiz, yürek, bilinç ve vicdanımızı kapadık.

Bir de bu iki grubun(Evanjelist ve Siyonistler) dışında, bütün dinleri reddeden, Allah’ın -haşa- eksik olduğunu, dünyayı eksik yarattığı düşüncesiyle; “dünyayı yeniden şekillendirmek isteyen” küresel sermaye güçleri var ki; bunlar da açıkça, kirli, kanlı, zulüm ve ölüm kokan düşüncelerini artık uluorta söylemekten geri durmuyorlar.

Hatta çok sık aralıklarla söylemlerini eyleme geçirerek “kıyamet provaları” yapıyorlar.

10 yıl önce bu gruba öncülük eden birinin vakfı tarafından şu anki yaşanan olayları anlatan şu habere dikkatinizi çekmek isterim:

“Dünyanın en zengin Yahudi ailesi olan Rockefeller ailesine ait Rockefeller Vakfı’nın 10 yıl önce yayınladığı raporda, Koronavirüs salgınını birebir anlattığı ortaya çıktı. Raporda, virüsün gelişmiş ülkeleri etkileyeceğinden, ilk Çin’in kurtulacağından, yüz maskesi takan insanların artacağından ve sokakların boş kalacağından bahsediliyor.”

“Islah ediciyiz” derler…

Daha önce de, laboratuvar ortamında ürettikleri virüslerle, suni deprem, tusunami, savaş tehditleri gibi çeşitli oyunlarla dünyaya korku salan bu kahrolası zihniyet şimdi de hayata geçirdikleri başka bir proje/Koronavirüsü ile insanlık âleminin nabzını yokluyorlar.

Ürettikleri virüs için buldukları aşıları da, “halk sağlığı güvenliği” kisvesi altında piyasaya sürüyorlar. Oysa ki o aşılar, dünya çapındaki artan ölümlerin, kısırlığın, düşük bebelerin, devası bilinmeyen hastalıkların da tek sebebidir.

Şu ana kadar geçen zaman ve yaşanan süreçte de hedeflerine çok yaklaştıklarını da üzülerek görmekteyiz. Dünya’nın dev ülkeleri de bu gidişata âlet olarak, onların işini daha da kolaylaştırıyorlar. Bu sermaye babaları/küresel güçler, sanal parayı, dijital dünyayı, cipli kontrolü, legodin ve sentetik insanı dayatıyorlar. Bu virüs salgınının da, bir biyolojik savaş olduğunu, ulus devletlere son verip nüfusu azaltılmış bir dünya devleti kurmak veya insanları evlerine hapsedip dijital haberleşeme ve yönetim; yapay zekâ, zeki robotlar ile farklı bir dünya oluşturmak için icat edildiğini düşünüyorum.

“Bu zulme neden devam ediyorsunuz?” sorusunu soracağım anda Rabbimin şu ayeti sorumun karşılığı olarak kulağıma doluveriyor: “Hem onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın.’ denildiğinde: ‘Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler” (Bakara 11)

Kendi ağızlarından söylenenleri bir araya toplamaya çalıştım, bir “komplo teorisi” olarak okumanızı istemem…

Oyun çok büyük!..

Her şeyi ve herkesi kontrol altında tutabilmeyi, denetleyebilmeyi ve yönetebilmek için dünya nüfusunu bir milyarın altına indirmeyi, ülkeleri küçülterek devlet sayısını 1000’e çıkarmayı, dinler içerisindeki mezhepleri çoğaltarak, biraz Yahudilik, biraz Hristiyanlık, biraz Müslümanlık bol pagan/çok tanrılı din oluşturmayı, insanın görevini yapay insanlara vermeyi, her türlü ihtiyacı sanal para ile karşılamayı, başta eğitim olmak üzere hayatı dijital ortama geçmeyi planlayan bu zihniyet, bu son projesi ile çok büyük bir mesafe katetti. İnsanları ve devletleri yokladı, hepsini de bu gidişata hazırladı ve yolculuğun ilk aşaması tamamlandı.

“Ben” eksenli, ruhsuz, duygusuz, merhametsiz bir insanlık nesli için atılıyor bu adımlar. Maddeci bir kafa ile hareket ediyorlar ve “Benim çıkarım önemli, bu dünya bu kadar nüfusu kaldırmıyor, kaynaklar ve imkânlar sınırlı” düşüncesini toplumlara dayatıyor ve oluşturacakları yeni dünyanın temelini bu sessiz yığınlarla beraber atıyorlar.

Microsoft’un kurucusu Bill Gates “İçinde yaşadığımız kalabalık dünyayı ‘inceltmek’ için her gün en az 350.000 kişi öldürülmeli” mealinde bir açıklama yaparak, kendisi de bu güçlerin içerisinde olduğunu ve amaçlarının ne olduğunu da ilan etmiş oluyordu.

Onların bir planı varsa, Allah’ın da bir planı vardı ve O, plan kurucuların en hayırlısı/iyisidir. Ne buyuyor Rabbim: “(Ey Resulüm!) Hatırla o vakti ki; inkârcılar seni tutup bağlamaları (ve hapse atmaları) veya öldürmek (suretiyle Senden kurtulmaları, ya da Seni ülkenden çıkarıp) sürgüne yollamaları için, aleyhinde tuzak kuruyor (ve hesap yapıyorlardı) . Onlar Sana bu hileyi düşünürken, Allah da onlara tuzak kuruyordu. (Sana hicret emri vererek; Medine’ye gitmeni ve İslam devletini kurarak geri dönüp Mekke’yi fethetmeni ve müşrik düzenle­rini tepelemeni kolaylaştırıyordu.) Doğrusu Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.”

Bu kıyamet provasından bizler üzerimize düşen payı, dersi, nasihati en yüksek seviyede alarak yolumuza devam etmeliyiz. Bu sürecin bizlere neler öğrettiğini, yazarlarımızın yazılarını okuyarak biraz daha anlamaya ve farkına varmaya çalışalım.

Zorlu bir süreçten geçiyoruz.

Üzerimize salıverilen salgın, bize ne dinimizi, ne milliyetimizi ne de düşüncemizi soruyor; çat kapı giriyor vücut hanemize, davetsizce baş köşeye kuruluyor.

Bu salgının perde arkasını ben ve köşe yazarlarımız gazetemizdeki köşemizde hafiften aralamaya çalıştık. İlgilenen dostlar oradan okuyabilirler.

Dünyaya şekil vermek isteyen “üst akıl”ın bir oyunu, kurgusu, planı olarak ortaya konulduğuna inandığım Koronavirüsü hadisesi, plan kurucuların, oyun bozucuların, meydan okuyucuların en hayırlısının planı, oyunu ve gücüyle bozuldu ve başka bir boyuta geçiverdi.

Kainatın hâkimi, âlemlerin Rabbi olan Allah, bir meydan okuma ile kimyası bozulan insanoğluna öyle bir ders veriyor ki, dünya hakimiyetini elinde bulundurduğunu iddia eden zavallıları; cansız, görünmeyen silahıyla tam da alnının ortasında vurarak yere seriyor, çaresizliğin, acziyetin çukuruna gömüyor.

“Ben yaşatır ben öldürürüm” diyerek -hâşâ- İlahlık iddiasında bulunan Nemrud’a musallat ettiği bir sinekle, hayat ve ölümün sahibinin kim olduğunu insanlığa kitabında bildiren Rabbimiz, köpeksiz köyde değneksiz gezen, masum ve mazlumları ezen, cümle emperyalist çeteye bu dünyanın ve yarattığı kullarının sahipsiz olmadıklarını da sinek hükmündeki bir virüsle bildirmekte…

Dersi anlayan O’na daha çok yaklaşıyor, dersi iyi okuyamayan O’ndan uzaklaşıyor.

Korkuyu ilk kez hisseden insanların tuhaf davranışlarına şahitlik ettik. Aç kalma korkusuyla dükkanları boşaltanları, virüs kapma korkusuyla yalnız yaşayanları gördük.

İnsanlığın kendinden bile gizlediği, karanlık yüzünün ortaya çıktığına tanıklık ettik.

Bu krizi fırsata çevirmek isteyen, kefen ve sabunu 10 kat fazlasına satan zübük taifesinin varlığını müşahede ettik.

Korku ve zulüm çağına tanıklık etmek…

“Bir memlekette korkanlar varsa, korkutanlar çoğalır. Korkutmak, korkutanlara bir imtiyaz sağlar.”

“Korku”yu bir silah olarak kullananlar, saltanatlarını bu suretle devam ettirmek isterler. Korkanların bolca olduğu yerde “korkutanlar” uluorta zulmetmekten, hakları gasbetmekten çekinmezler. Bu şekilde zulüm kılıcını kuşanmış olan korkutucuların olduğu yerde dirlik ve düzenlik olmaz. İşte bu sırra binaendir ki sevgili Peygamberimiz zalim idareciye hakkı söylemeyi “En Büyük cihad” olarak göstermiştir.

Kur’an-ı Azimuşşan da, zulme “en küçük bir meyil”      göstermek bile şiddetle yasaklanmıştır. (Hud Suresi: 113) Kur’an’dan ders alan İslam büyükleri, zalimlere karşı çıkmayı, onlardan asla korkmamayı salık vermiş, “korkmanın” zalimin cesaretini arttıracağını belirtmişlerdir. Bu hususla ilgili şu tesbitlerde bulunmuşlar: “Aç canavara karşı sevgi, müsamaha gösterme, merhametini değil, iştahını açar, hem de diş ve tırnağının kirasını da ister. Korkmak, ürkmek, zaaf göstermek, korkutanlara cesaret verir”

zeynel@dogus.nl

About Dogus