UZAKTAN KUMANDALI

Yaz aylarına mahsus şarkılar yapılır. Çabucak tüketime yönelik. Kim düşünecek yaz ayında. Başlık böyle bir şarkının ismi. Böyle bir şarkıyı yapanların ve müşteri olanların gönül akışı nasıl acep. Bu dünyada yerleri var. Sesleri var  yani…

Uzaktan kumandayla iş görenlerin dikkatle takip edilmesi gerekir. Kim hangi hakla bir başkasını, -bu sevgilisi olsa bile- uzaktan kumanda ile yönetebileceğini düşünebilir. Kumandanın diğer tarafında ki insan böyle bir işi nasıl kabullenebilir. Acaba böyle bir durumun mümkün olması, kurulu düzenin uygunluğuyla alakalı olabilir mi? Yani kimse garipsemiyorsa, bunu sistemi inşa edenlerin insan tasavvurun dünyada hâkim olmasıyla açıklayabilir miyiz? Acaba biz de uzaktan kumandayla idare mi ediliyoruz?

George Orwell’ın  “Hayvan Çiftliği” adlı romanının ilk okuduğumda benim dikkatimi en çok çeken şey, insanlardan çiftliğin yönetimini el birliğiyle ele geçirdikten sonra idarenin başına geçen Napolyon ve Snowball adlı iki domuzun, köpek yavrularını hiç kimseye çaktırmadan tavan arasında yetiştirmeleri ve ileride kendilerine haksızlık yapıldığını iddia ederek karşı çıkan diğer hayvan yoldaşlarını bertaraf edecek sadık bekçiler olarak kullanmaları. Aralarda olan şeylerden daha dikkat çekici gelmişti. Orwell’ın bir diğer önemli kitabı olan “1984” romanında, dikkatimi  en çok Büyük Birader’in önceki senelerde yaptığı konuşmalarda yanlış çıkan tahminlerin kayıtlarının yok edilmesi için bir kurumun oluşturulması idi. Roman imkânlarıyla bize çok önemli ihbarlarda bulunuyor bu iki roman. Bu iki romanın çizdiği tablonun temelini bize anlatan başka bir eser var.

Cahit Zarifoğlu Bey’in “Katıraslan” adlı hikâye kitabı. Bu kitap çocuklar için yazılmış. Fakat kanaatimce çok sağlam, öncesi ve sonrası ile bir toplum tahlili içermektedir. Zarifoğlu’nun Katıraslan’da toplum oluşumuna dönük, dikkat çektiği iki unsuru belirtmekle yetinelim. Toplum oluşumunu tetikleyen bu iki unsur; “korku” ve “tuhaflık”tır. İnsanlar dış bir tehdide karşı bir araya gelirler ve onunla mücadele etmek için çeşitli alet edevat geliştirirler. İnsanlar arası ilişkiler çeşitlenir ve kurumlaşma meydana gelir. Önce ordu kurulur. Ordu, toplumun dış tehdit korkusuna karşı maddileşmiş yönüdür. Diğer kurumlar, ordu merkezinde oluşur, onun ihtiyaçlarına binaen şekil alır. Kurumlar arası ilişkiler “sistem” oluşturmaya başlar.

Tuhaflık ise entelektüel, kültürel, düşünsel oluşumların tetikleyicisidir. Ortada anlam verilemeyen ama inkâr da edilemeyen bir gerçek, Katıraslan vardır. O güne kadar karşılaşılmayan bir gerçek önce anlamlandırılmalıdır ki zihinsel sağlık, iç huzur, kendini güvende hissetme tesis edilebilsin. İnsanlar için sadece korkuya, yani can güvenliği tehlikesine karşı oluşturulan ordu tek başına yeterli olmaz. Bir de iç huzuru sağlayacak anlamlandırma, tanımlama hareketi gerekir. Bu da bir olayla ilgili yapılan araştırma, tahmin yürütme ve yorumda bulunmalarla gerçekleşir. Katırın üzerine binen bir aslan, tüfekle ateş ederek, insanı yaralamıştır. Bunu dört kişi görmüştür. Ortada bir de yaralı vardır. Fakat bu, hiç de inandırıcı değildir. Yaralanan kişi, gerçeğin inkâr edilmesine engeldir. Aslında bu dört kişi katıra binmiş aslan da diyemezler. Öyle olsa tanımlama yapılmış, anlamlandırma bitmiştir. Onlar bunu fark etmedikleri için Katıraslan diyerek, ortaya yeni bir tür sürerler. Fakat diğer insanlarda bunun karşılığı hemen bulunamaz. Bulunması için zaman gerekir.” Zaman içinde bunun temelleri hurafelerle, sırlı olaylarla atılır. Toplumların varoluşlarını/üstünlüklerini dayandırdıkları destanlar, olağan üstü sırlı olayların ne türden olduklarını, aşamalarını ve bunları yorumlayışlarını  Paul Hazard’ın “Batı Düşüncesinde Büyük Değişim” adlı eserinde rahatlıkla görebiliriz.

“Görebiliriz” dedim. Zikrettiğim kitaplar izlek olabilir. Yazının ve sözün kıymetli olduğu zamanlar geçti, şimdi gözün/görüntünün hâkimiyeti var. Bu yaygınlaşmış vaziyette. Dolayısıyla manipüle edilebilirlik sadece bireyler açısından değil, toplumlar açısından çok kolay ve etkin. Burada sadece teknik bir konudan bahsetmiyorum, insan denen eşref-i mahluka kastediliyor. Yani, geçen yıl yayınlanan bir araştırmaya göre internette bir dakika içinde 266 bin saat Netflix izleniyor, 38 milyon WhatsApp mesajı gönderiliyor, 4 milyon 300 bin video seyrediliyormuş. Dahası, günde ortalama 2,5 kentilyon (katrilyondan sonra geliyor, diğer bir ifadeyle katrilyon kere bin) veri üretiliyormuş.

Peki, bu üretilen/tüketilen bilgi ne anlama geliyor? Bizim daha iyi, daha doğru kararlar aldığımız; daha mesud, daha hikmetli insanlar olduğumuz anlamına mı? Yoksa üretilen bu devasa veri yığını “maskeleme” amacıyla mı kullanılıyor?

Bir olay gündeme geldiğinde o olayı nasıl ele aldığımız, o olayı nasıl gördüğümüz önemlidir. Söz konusu olayla ilgili bize birçok bilgi verilebilir ama o bilgiler olayın gerçek anlamını maskelemek amacını taşıyabilir. Yani aslında verilen bilginin amacı bilgilendirmek değil, asıl bilgiyi saklamak olabilir. Bu bazen bilinçli de olmayabilir. Çünkü üzerimize kurulan epistemolojik hegemonya, bizim hangi olayı göreceğimizi ve o olayın neresini göreceğimizi belirler. Daha açık bir ifadeyle, bir olay gündeme gelmeden önce aslında bizim o olaya yapacağımız yorumlar, göstereceğimiz tepkiler çok öncesinden belirlenmiştir. ‘Uzaktan Kumandalı’ yaz şarkısını kim hatırlayacak. Söylendi ve tüketildi. Her gün tükenen insan gibi… Ama zaman geçtikçe anlaşılıyor ki, birileri bizi uzaktan kumanda etmek için sağlam ve korkunç planlar yapıyor. “Çözüm nedir?” diye sorabilirsiniz, benim aklıma bilmem nedendir şu hadis geliyor; “Halanız hurma ağacına hürmet ediniz. Çünkü o, Âdem (Aleyhisselâm)’ın çamurunun artığından yaratılmıştır”.

About Dogus