ÖLÜM KALIM VE HAYAT

Hollandaca “pest”, Arapça “taun” ve Türkçe “salgın hastalık” gündemimiz. “Gündem” diyoruz ama öyle bir kaç günlük bir gündem gibi gözükmüyor. Yani aylar sürecek anlaşılan.

Hiç planda yoktu bu virüs. Aralık ayında, Çin’de ortaya çıkmasından sonra, 2003 yılındaki “SARS” virüsünde olduğu gibi, dünyaya yayılmayacağını, hatta hiç etkilenmeyeceğimizi düşündük bilinçaltımızda ve gündelik hayatımıza devam ettik. Ta ki 16 Mart tarihinde işin ciddiyeti kesinleşip, okullar tatil edilinceye kadar. O gün bugündür evden çalışıyoruz ailecek. Market alışverişi ve kısa yürüyüşler dışında dışarı çıkmıyoruz.

Asya dışında yaşayan yeryüzü neslinin uzun bir aradan sonra, ilk salgın hastalık tecrübesi Korona. Avrupa’da en son salgın hastalık, 1918-1919 yıllarında “İspanyol Gribi” olarak görülmüş. Ondan çok daha önce en canlı alıcı hastalık “Kara Humma” denilen hastalık 1347-1352 yılları arasında görülmüş ve nüfusun  üçte birinin canına mal olmuş. Bizim kaderimize ise “Korona hastalığı” çıktı.

Hemen iki türlü senaryo ortaya konuldu. Doğal yolla mı yoksa suni yolla mı ortaya çıktı bu hastalık? Her tezin savunucuları ancak bir tahmin yürütebiliyorlar. Realite ise, böyle bir hastalıkla önümüzdeki haftalarda mücadele etmek durumunda kalacağımız. Peki salgın hastalığın boyutları ciddileşmeye başladığında neler düşündüm?

2019 yılında dünya borsaları rekorlar kırdı. Hollanda’da ev fiyatları uçtu. Herkes ZZP’er olmaya başladı. Para üstüne paralar kazanılıyor, devlet bütçeleri fazla veriyor, kazanılıyor da kazanılıyordu. Oysa, şimdi Allah, her şeye bir ‘dur’ dedi. Ve Allah’ın bu belirleyiciliği, o gün bugündür, her ne kadar kulağa çok tuhaf gelse de, beni mutlu ediyor.

“Mutlu ediyor” çünkü şımarmışlığımıza, benliğimize, nefsimize, başıboşluğumuza bir anda ket vurabilen, her şeyi anında durdurabilen sadece O’nun olduğu tescil edildi. Bilmiyor muyduk? Biliyorduk ama bilmek ile hissetmek çok farklı olgular.

Neyse; depremler gibi salgın hastalıkların belli periyotlarla insanlığı imtihan süzgecinden geçirmesi bir ilk değil ki Allah’ın. Binlerce yıldır Rabbimiz düzenli olarak sallıyor, su baskınları oluyor, hortumlar geliyor ama neredeyse 100 yıldır salgın hastalıklar gelmiyordu. E geldi artık. Şaşkına döndük mü? Evet, hem de nasıl! Aniden bir science fiction, bilim kurgu filminin içinde buluverdik kendimizi.

Korona Tedbirleri

Biraz da tedbirlerden bahsedelim. İnsanlardan 1,5 metre uzak olacağız ama örneğin markete alışverişe gittiğimizde alışveriş sepetlerinden, dolapların açılacak kollarından herkesin elinin değdiği yerlere çıplak elle dokunduğumuz zaman ne olacak? Bir kişi hapşırınca virüs 3 saat havada kalabilecek, kağıtta ve metaller üzerinde daha uzun yaşayabilecek ama biz ağız maskesi takınca kendimizi güvende hissedeceğiz. Nasıl olacak bu iş? Yani üst düzey dikkat etmemiz gerekiyor.

Evde bir kaç tane ağız maskesi olduğunu eşimden öğrendim. Sağ elime eldiven yüzüme de ağız maskesi takip markete girdim. İçimden de sürekli ‘tamam dikkat çekeceksin ama yapacak bir şey yok, hızlı hızlı yürü’ diye telkin ediyordum kendime. Beni görenlerin bende hastalık varmış gibi yanımdan kavis çizerek geçtiklerine de şahit oldum. Bir başkası ise arkamda sırada beklerken yanındaki kızına ‘ik kan me goed voorstellen’, yani ‘anlayabiliyorum’ dediğini duyabiliyordum. Tüm bu tedbirlere rağmen, gözden de bulaşabileceğini unutarak gözlüğümü evde unutmuştum.

Bu satırları okuduğunuzda bakalım durum neler olacak? Sokağa çıkabilecek miyiz?

Rakamlar neleri gösterecek? Cuma günü örneğin New York’ta pozitif test edilenlerin sayısı 7000 iken, 2 gün sonra 14.000 bine, 3 gün sonra ise 21.000’e ulaşmıştı. Kimse tedbir mi almıyor? Eşimle beraber, cumartesi günü yürüyerek bir markete gittiğimizde, park yerinin üçte bir oranında dolu görünce ve girişte müşterileri görünce ‘girmeyelim’ diyerek yürümeye devam etmiştik.

Yani demem o ki; siz siz olun, tedbiri de elden bırakmayın!

Peki ya şimdi?

Burada temel mesele; salgının tehlikeli olduğunu duyduğumuzda içimizde hissettiğimiz duyguların kendisi aslında. Eşya’nın sahibi sevgili Rabbimiz böyle bir düzen koymuş. Sanat; bu düzenin içinde sağa sola savrulmadan dirayetli olarak kalabilmek. İslami kaynaklarda meselenin teorisini, okuduğum otobiyografilerde ise son nefese kadar hep bu mücadeleyi görüyorsunuz. Üç tip insan modeli hep karşımıza çıkıyor: Birincisi, nasıl doğduysa öyle ölenler, ikincisi kötü başlayıp güzel bitirenler, üçüncüsü iyi başlayıp imtihanı kaybedenler. Fakat her şeyi en estetik ve detaylı olarak ayarlayan Rabbimiz ölüm şekillerini de standart yapmamış. Kimi yatağında, kimi aracında, kimi yediğiyle-içtiğiyle kimi de bu tür salgın hastalıklarla.

Zannediyorum şunu gözden kaçırmamak lazım: İnsanız, çiğ süt emdik ve ister istemez nasıl öleceğimizi merak ediyoruz. En acısız, ele ayağa düşmeden ruhumuzu teslim etmek hepimizin arzusu. Fakat hayatımız ve ölümümüz, ebedi hayata bakıldığında okyanustaki bir damladan başka bir şey değil. Damla önemsiz değil, bilakis kendi damlamız her şeyden çok çok önemli: berrak mı, maviye mi çalıyor, gri mi yoksa hastalık çağrıştıran bir renk mi?  İşte onun rengini belirleyen şekline odaklandığımız ölümün son resmi mi, yoksa sadece ve sadece kendi hayatımızın yansıyan rengi mi?

Yolcuyuz biz de…

“Yolcuyuz biz de insanlar gibi

ama dönmüyoruz hiç bir yere.

Seferimiz, bulutlara giden bir yol sanki. Bulutların karanlığına,

ağacın kökleri arasına gömdük sevdiklerimizi.

‘Binlerce yıl doğurun bizden’ dedik kadınlarımıza”

Kur’ân-ı Kerîm

“Doğurun ki tamamlansın,

ülkeye bir saatlik,

muhale bir metrelik seferimiz.” (Filistinli şair Mahmud Derviş)

About Dogus