HOLLANDA İSLAM İLAHİYAT PROGRAMINA GİDEN YOL

Hollanda’daki Müslümanların şimdilerdeki toplumsal kırılganlıklarının temelleri doksanlı yılların ikinci yarısında atıldı. Birinci nesil göçmenlerin toplumsal konumları oldukça güçlü idi. Uluslararası anlaşmalar, Türkiye-Hollanda arası anlaşmalar, insan hakları belgesinde düzenlenmiş kültürel haklar onları ‘azınlık olarak’ güçlü konumlandırıyordu. Hollanda’nın uyum politikaları da bu ‘kültürel haklar’ çerçevesinde oluşturuluyordu. Kültürel ve dinî kimliğin muhafazası, ana dili eğitimi, (uyuma değil) toplumsal katılıma vurgu bu durumun somut yansımaları idi. Yerli politikacılar, aydınlar ve yerleşik kurumlar açısından birinci nesil azınlıklar ‘rahat’ bırakılmalı idiler. Seksenli yılların başından itibaren, aile birleşimi ile, ciddi bir kesimi çocuk yaşta olan yeni dalga göçmen gelirken, o senelerde yapılan evliliklerden olan çocuklarla beraber doksanlı yılların ikinci yarısında ‘ikinci nesil’ durumu dikkat çekmeye başlamışlardı. Hollanda’da doğma-büyüme veya ilkokula burada başlayan bu neslin, bütün eğitim politikalarına rağmen, eğitimde ortalama iki sene ‘geriden’ gelmeleri büyük sorun olarak öne çıkıyordu. Politikacılar açısından, belirginleşmeye başlamış yeni Müslüman nesil dikkat çekmeye başlamıştı.

Bunları kendi anneleri-babalarına bırakmak doğru bir seçenek olur muydu? Bu tutum bu neslin ‘kaybolması’ anlamına gelmez miydi? Geleceği burada olan bir neslin, buraya göre değil de ‘oraya’ göre yetiştirilmesi onları mağdur etmez miydi? Bu anlayışın, eğitim politikalarında belirgin olarak yönlendirici olduğunu görüyoruz. Temel okul, orta okul ve liselerde ki eğitim uygulamaları yoğun olarak, ev ortamının neden olduğu ‘geri kalmışlığı’ ve ‘kültürel uyumsuzluğu’ gidermek için uygulamalar ve eğitim stratejileri başlattığını görüyoruz. Yerli kurumlar göçmenlerin yeni neslini, kendi ailelerinden, ‘kurtarmak’ için çaba sarf ediyordu.

Bu tutum toplumsal olarak yeni bir gerilime neden oldu ve bu gerilimin mücadele cephesinin ‘ikinci nesil Müslümanlar’ olduğunu görüyoruz. Müslüman veliler açısından, çocuğunu yerli kültürün bozucu etkisinden kurtarmak en önemli mesele olurken, yerli kurumlar açısından ise bu çocukları, Müslüman velilere rağmen, Hollanda’ya kazandırmak en önemli mesele oldu.

Bu gerilimde, Müslümanlar ‘ayak direyen’, ‘koruyan’, ‘içine kapanan’ kesim olurken, yerli kesimin çabası ‘özgürleştirici’, ‘ön açıcı’, ‘donatıcı’ olarak konumlandı. Türklerin veya Faslıların kültürel kimliği değil, İslam’ın gittikçe daha yoğun olarak, sorunun kaynağı olarak öne çıktığını görmeye başladık. Müslümanların ‘koruma odaklı’ ve ‘uyumsuz’ tutumları, ısrarlı bir şekilde İslam’dan olduğu söylemi dile getirildi. Özellikle aşırı sağ kesim tarafından.

Hâkim toplumdaki bu İslam algısı, Müslümanlarda oldukça ‘savunmacı’ bir tutuma neden oldu: ‘Suç İslam’da değil, birinci neslin Hollanda’ya getirdiği ‘kültürel İslam’dadır’ gibi bir anlayış ortaya çıktı.

‘Selefi’ ve ‘saf’ İslam düşüncesi bu bağlamda iki binli yıllara gelirken öne çıktığını görüyoruz. Birinci neslin yaşadığı İslam ise ‘kültür’ tarafından kirletilmiş olduğu daha yaygın ifade edilir oldu. Müslümanlardan ciddi bir kesim, İslami kültürden arındırarak onu ‘tehdit’ ve ‘uygunsuzluğun’ kaynağı olmaktan çıkartabileceğini düşündü.

Özellikle ‘dönme’ Müslümanlar. Böylece, yeni nesil Müslümanlar açısından da birinci neslin kültürel-dini pratikleri sorun olarak öne çıktı: Onların kültüründen İslam’ı kurtarmak gerekiyordu.

Selefîlerin dinî pratiği ‘bidatlardan’ ve ‘şirkten’ saflaştırmak söylemi ile, Hollanda’da ortaya çıkan İslam’ı ‘kültürden’ arındırma birebir örtüştü.

Hatta şunu söylemek bile mümkün: Protestan-Calvinist geçmişi olan Hollanda’da yerlilerden ciddi bir kesim, ‘Selefîleşme’ yönelişini kendi Protestanlaşma tarihleri çağrıştırdığından olumlu bir gelişme olarak karşıladılar. Birinci neslin otoritesine, tarihsel dinî pratiğe (gelenek), anlaşılır (Hollandaca) bir dille karşı çıkıyorlardı. Yerliler açısından bu hem ümit verici ve hem de desteklenmeli idi. Halbuki, selefi ve saflaştırma çabasının referansı daha çok ‘uyum’ olmaktan ziyade ‘ilk üç neslin dinî pratiği’ idi. Tek fark, bunun Hollandacayı iyi kullanan bir kesim tarafından yapılması idi. Birinci nesle konumuna göre bu ileri bir adımdı ve belki de bundan dolayı yerliler bu yönelişi olumlu olarak nitelediler.

İki binli yılların ilk on senesinde, bu İslam’ı saflaştırma ve yeni neslin Selefîleşmesi ciddi sorun olduğu ortaya çıktı.

Yeni nesil Müslümanların, hâkim toplumun dışlayıcı tutumuna karşı olarak dindarlaştığı, İslam’a yöneldiği ortaya çıktı. Topluma ve cemaate rağmen İslam’ı saf olarak yaşanabileceği algısı onları selefi bir çizgiye getiriyor. Selefîleştikçe toplumdan soyutlanıyorlar, soyutlandıkça toplumun ‘dışlaması’ tasdik ediliyor. Dışlanma sürekli, dinî semboliklerle ilintili ‘uyumsuzluk’ üzerinden tasdik edildiğinden, ‘dışlanma’ sosyal bir olgu olmaktan çıkartılıp, dinî bir zemine oturtuluyor: “İnancımdan dolayı dışlanıyorum, Müslüman olduğumuz için bu toplum bizi kabul etmiyor” şeklinde. Bu sadece dışlanmaya neden olmuyor, yeni nesilde öfkeye de neden oluyor. Bu sürecin zirvesi, Amsterdam’da sinema sanatçısı ve İslam eleştirmeni Theo van Gogh’un, bura doğumlu, genç bir Müslüman tarafından öldürülmesi oldu.

Bu tarihten sonra (2004) Müslümanlar tarafından gelen ‘tehdit’ algısının adresi, genel olarak İslam’dan değil, ‘Selefîlik’ olduğu gibi bir yöneliş ortaya çıktı. Bu yönde hem belediyeler düzeyinde hem de ülkesel düzeyde pek çok araştırma yapıldı. Pek çok bilim adamı Selefîlik hakkında alan araştırması yaptı. Bütün tartışmalarda ve araştırmalarda ‘Selefîlik’ sorun olarak ele alındı. “Ya şiddete neden olan inanış biçimi, ya da şiddete giden yolda bir basamak” şeklinde…‘Selefîliğin’ bu derece hoşgörüsüz, saldırgan ve şiddet odaklı olarak algılanması, geleneksel ve cemaat odaklı İslam’ı, onun alternatifi yapıverdi. Bu yeni yönelişe bağlı olarak, kurumsallaşmış, dinî bir geleneği yaşadığı ve cemaate dayanan İslami kesim, sorun olmaktan çıkmıştı. Bu unsurlar, toplumsal olarak dengeli, makul ve istikrarlı olmayı içeriyordu. Üstelik adres de belli idi. Bir sorun olduğunda, Selefîlerde muhatap bulmak mümkün değilken, kurumsallaşmış İslam’ın adresi vardı. Politik otorite açısından da, toplum açısından da ‘makul-vasat’ İslami pratiğin yeri belli idi.

Kurumsallaşmış ve cemaate dayanan İslami pratiğin ‘vasat’ ve ‘nüanslı’ olması ve selefi söylemin ve pratiğinin ‘aşırı’, ‘radikal’ ve ‘hoşgörüsüz’ olarak nitelenip ‘istenmeyen’ İslami kesim olması, ‘cemaat esaslı’ İslami pratiği daha şanslı bir konuma getirdi. Toplumsal gerilimlerin dinamikleri böyle bir neticeyi ortaya çıkartıverdi. Benim açımdan bu ‘şanslı’ durumu iyi değerlendirmek gerekiyordu. Şayet Müslüman çoğunluk, bu şansı iyi değerlendirirse, buradan, Modern kültürel şartlarda, uyumlu ve sürdürülebilir bir İslami pratik çıkartabilirdi. Buraya kök salmış, yerlileşmiş ve toplumsal katkı yapan dinî bir pratik. Üniversal olduğuna inandığım İslam’ın bunu yapabileceğini inancım tamdı. Bu şanslı durumun iyi kullanılmasının somut bağlamı ise, İslami okullar, cami cemiyetleri, ülkesel federasyonlar ve CMO idi.

Bu bağlamlarda yaşanan dini pratik, çevre ve hâkim kültürle etkileşerek, kendisini sahih bir şekilde dönüştürüp, yerlileşebilirdi. Bunun şartları ise ‘cesur’, ‘açık’, ‘donanımlı’ ve çevre ile irtibatlı bir tutum zorunlu idi.

Kurumsallaşmış ve cemaat odaklı kesimin ‘şanslı’ bir pozisyona gelmesi, sadece benim tarafımdan algılanmadı, yerli aydınlar, yerleşik dini kurumlar ve politik otorite de bunu fark etti. Radikal ve aşırı olan Selefîlikle mücadele ederken, kurumsallaşmış-cemaat’i muhatap almak ve desteklemek yerli kesim açısından bir ‘çözümün’ parçası olabilirdi. Bu gerilim ve kutuplaşma, bende tarihsel olarak ‘Ehl-i Sünnet vel Cemaat’ (cemaatin dinî pratiği) karşısına yerleşen ‘harici’ karakterli ‘Selefi-Vehabi’ gerilimini çağrıştırıyordu. Bu gerilimde benim yerim, hiç tereddüt etmeden, cemaatten yanı idi.

Vasat İslami pratiği muhatap almanın en somut karşılığı, 2005 yıllarında iktidar olan hükûmetin, ‘imam ve dinî lider kadronun’ yetişmesi için yüksek eğitim düzeyinde yaptığı düzenleme oldu. Hiç tereddüt etmeden, Bakan Verdonk, üç yüksek eğitim kurumuna kaynak aktardı. Bu kaynakla, Müslümanların çoğunluğuna yönelik olarak ‘dinî lider kadroyu’ yetiştirmek üzere eğitim programları geliştirmeleri görevini verdi. Bu kararla, doksanlı yılların sonuna doğru (Hollanda’da Yüksek İlahiyat Eğitimi kurma girişimi) bu husustaki çabamızın önü açılmış oldu. Yüksek Meslek Okulu Inholland bu görevi üstlenmeye cesaret eden kurumlardan birisi idi. O zamanki başkanı ‘biz toplumsal sorumluğumuzu üstlenmek istiyoruz ve Müslümanlar için bu imkanı oluşturacağız’ diye kararını kamuoyuna açıkladı. CMO ve Inholland gerekli görüşmelere başladı ve ben bu aşamada görüşmelere CMO’daki NIF temsilcisi olarak katılıyordum. Her iki tarafın da derin kaygıları vardı. Hâkim gerilimde dengeyi bulmak mümkün olacak mıydı? Bu kadar toplumsal gerilimde, politikayı rahatlatmak mümkün olacak mı idi? İslami kesimin desteğini kazanmak ve tutmanın imkânı var mı idi? Toplumsal gerilime neden olan Selefî dinî söylemin alternatifini öne çıkartmak mümkün olacak mıydı? Zorunlu olan eğitim kadrosunu nereden bulacaktık? (Devamı gelecek)

About Dogus