Yerelleşmek, yüksek eğitim ve Müslümanların gettolaşması (1)

Peygamber Efendimiz, Mekke’den Medine’ye göç ettiğinde, muhacirlerin Medine toplumuna kısa zamanda entegre olmaları için etkin girişimlerde bulunmuştu. Hedef belli idi. Kısa zamanda yeni ortamlarının bir parçası olması gerekiyordu. Bir taraftan, yerli Müslümanlarla muhacir Müslümanları bireysel düzeyde ‘sosyal kardeşler’ yaptı. Bu durum aşiret ilişkilerinin hâkim olduğu toplumda oldukça yeni bir ilişki biçimi idi. Muhacirler ekonomik ve sosyal olarak kırılgandı ve yerlilerin yardımına ihtiyaçları vardı. Yeni yerlerinde yol yordam bilmemelerinden bu gerekliydi. Onlar mütevazi ve müteşekkir olmalıydılar. Diğer taraftan, Müslüman olmayan, diğer yerli kesimlerle, daha önce hiç görülmemiş eşitlik esasına dayalı olarak, ortak bir antlaşma (Medine Anlaşması) imzalandı. Böylece şehri ortak koruyacak ve geliştireceklerdi. Yine, peygamberimiz toplumsal birlikteliği pekiştirmek için, dinî hayatta farklılığa değil birlikteliğe vurgu yaptı ve farklı kesim ve kabileler arasındaki gerilimleri gidermek için aracı oldu, onları barıştırdı. Bu çalışmaların sonucunda küçük bir köy olan “Yesrib”, büyük ‘merkezi’ şehir “Medine” oldu. “Daha sonra olan olaylar Müslümanların bu tecrübesini ‘nesih’ etmiştir” yaklaşımı, benim kanaatime göre doğru bir anlayış değil. 

Geçtiğimiz asrın seksenli yıllarında İslam odaklı hayatı seçtiğimde, peygamberimizin hicretten hemen sonraki bu tutumunu hayatım için yönlendirici bir deneyim olarak görmüştüm. Hollanda’ya göç eden bizler de bir anlamda ‘muhacir’ idik ve geldiğimiz yeni yerde kültürel ilişkiler bakımından yerleşik olmamız gerekiyordu. Peygamberimizin bu tutumundan cesaret almış, ‘Hollanda’nın yerli insanları ve dini grupları ile bağlantı kurmalıyım’ diye düşünmüştüm. Onların dilini, kültürlerini, davranışlarını, hassasiyetlerini öğrenmeli idim. Bu toplumda yolumu bulurken, onlara rağmen ve onlardan soyut bunun mümkün olmayacağını da ta o zaman anlamıştım. Özellikle yerli dinî (Katolik, Protestan ve Yahudi) kesimlerle buluşmam gerektiğine tam olarak inanmıştım. Ancak onlardan öğrenebilirdim bu toplumda neyin nasıl olacağını. Onların toplumsal konumları, dinî kurumları, kullandıkları dilleri ve isteklerini gerekçelendirme yöntemleri bizim için yönlendirici olmalı idi ve bunu en kısa zamanda öğrenmem gerekiyordu. Bir taraftan İslam’ı iyice öğrenmeye çalışıyor, diğer taraftan da yerli toplumun tarihini, davranış kodlarını, hassas ilişkilerini, kurumlarının işleyişini öğreniyordum.

O dönemlerde İslam’ın Hollanda toplumunda, yerli dinî kesimlere paralel olarak, kendi kurumlarının olması gerektiği sonucuna varmıştım. Onlar nerede biz de orada olmalı idik. Temel örgün eğitimin açık ve çok şanslı bir alan olduğu çabuk ortaya çıkmıştı. Her dinî kesimin kendi okulları vardı ve bu Müslümanlar için de mümkün olmalı idi. Daha sonraki yıllarda basın-televizyon ve manevî rehberlik alanlarında Müslümanlar için şanslı imkânlar olduğunu keşfedecektim. Doksanlı yılların ikinci yarısında ise yüksek eğitiminde İslam’ın kurumsallaşması için açık bir alan olduğu ortaya çıkacaktı. Yerleşik dinî kesimlerin olmadığı alanda bizim olmamız uyumsuzluk anlamına geliyordu. Modern toplumda yerli dini kesimlerin ‘girip çıktıkları mağara’ belli olmuştu. Biz de onların arkalarından girebilirdik ve bu da İslam’ın bu topluma ‘uyumu’, ‘kök salması’, ‘yerleşik’ olması anlamına gelecekti. ‘Yerleşik’ olmak ise ‘geleceğe sahip’ olmak anlamına geliyordu. Tıpkı muhacirler gibi; Medine’ye uyum sağlayarak yerleşik olmuşlar, yerleşik oldukları için de kalıcı olmuşlardı. Muhacirler yeni ortamlarında öyle yerleşik oldular ki, Mekke’ye bir daha dönmediler. Göçecekmiş gibi davranmak, geleceği yine göçebelikte görmek anlamına geliyordu. Bu durumda İslam hep göçenin dini olarak kalacak ve Hollanda toprağında kök salamayacaktı. Bu tutuma ben itiraz ediyordum. Üniversal olan İslam’ın burada da bir geleceği olmalı idi ve bunun bedeli buraya (yani Medine’ye) ‘uyumdu’. Uyum ise toplumsal ve kurumsal olarak yerleşik dinî kesimlere benzemek demekti, yerli dili kullanarak, yerliler gibi davranarak ortak bir zeminde onlarla buluşmaktı. Geri çekilmiş, kendi içine kapanmış ‘gettolaşma’ hâline hep karşı olmuştum. Dinimizden kaynaklanan farkımızı yerliler için ajite veren ‘çatışma’ zemininden kurtarıp ‘dengeli’ bir yerde konumlandırmak gerekiyordu. Farkımızı bir zenginlik kaynağı yapmak bizim sorumluluğumuzdu. Kısacası, katkı yaparak, zenginleştirerek ‘yerleşik Müslüman’ olmamız gerekiyordu. Yusuf peygamberin Mısır tecrübesi de “ilham kaynağım” olmuştu. Bu perspektifte, buraya göçmen olarak gelen bizim nesil kurumsallaşmada ve uyum sürecinde bir adım ileri atacaktık. Böylece bu adımla buraya kök salmada bir adım ileri olacaktık ve burada doğma-büyüme nesil için geleceği kolaylaştıracaktık.

Temelde bu anlayışı ve tutumu esas alarak ilk on sene cami etrafında çalışma yaptım, ikinci on sene temel eğitim alanında oldu ve üçüncü on sene ise yüksek eğitim düzeyinde katkı yapmaya çalıştım. Bu yazım, son dönem olan ‘yüksek eğitim’ alanında olacaktır. 

Soru şu: Son on sene içinde, ‘yerlilerle beraber ve uyum odaklı’ anlayışla yüksek eğitim alanında ne kadar ilerleme sağlayabildik? Müslümanların gettolaşması mı arttı, yoksa toplumla kaynaşması mı? Güven mi kazandık, güven mi kaybettik? Ve benim katkım ne oldu?

Benim bu anlayışım, Hollanda’da yaşayan Müslümanlar hepsinin ortak tutumu değil. Yerli kültüre ve ilişkilere uyumu, dinî hayat için riskli gören ve zorunlu değişimi ‘taviz’ olarak niteleyen çoğunlukta oldu. ‘Onlara benzemek, onlardan olmak’, ‘onlarla dost olmak, onların tarafına geçmek’ gibi yaygın ifadeler oldu. Benzer bir tutum yerlilerde de hep var oldu. Müslümanların yerlilere yaklaşmasını, ortak tecrübeler edinmesine güvenmeyen ve onların, İslam’ın bir takım özelliklerinden dolayı, hiçbir zaman yerli olamayacağına inanan çoğunluk. ‘İslam aşiret toplumunun dini, birey ve akıl odaklı seküler toplumda hiçbir zaman tutunamaz’ gibi ifadeler yaygındı. Bu iki karşı kutbun taraftarları bir taraftan birbirlerine sürekli ‘malzeme’ veriyorlar ve aynı zamanda da Hollanda’nın hâkim kamu tartışmaları bu iki kutup üzerinden yapılıyordu. Benim gibi sayısı oldukça az olan bir kesim bu kutuplaşmış durumda ‘kök salma’, ‘yerlileşme’sürecinde olumlu katkısı olan adımlar atmamız gerekiyordu.

İslami okullardaki deneyimimin beni şu sonucu ulaştırmıştı: Oluşturacağımız kurumları idare edecek ‘öncü’ ve ‘donanımlı’ kadro olmadan bu kurumlar sürdürülebilir olamazlardı. İlkokuldan mezun olan, Hollandaca bilmeyen, İslami yaşayarak öğrenmiş ve hiçbir şekilde, üstlendiği sorumluluk için liyakati olmayan idarecilerin, onlarca sayıdaki profesyonel eğitim kadrosunu idare etme durumuna gelmesi çok gülünç bir durum olmaya başlamıştı. ‘Liyakatsizlik’ ve yolu yordamı bilmeme, ‘otoriter’ idarecilerin öne çıkmasına neden olurken, İslami kurumları kapalı, ürkek ve çatışmacı yapmakta idi. Kamu hizmeti veren ve devlet bütçesinden finans edilen İslami Okullar dahi ‘gettolaşma’ refleksi göstermekte idiler. Amsterdam’da ve Rotterdam’daki İslami ortaokul-lise okulları gittikçe kapalı, çevreleri ile çatışan, hiçbir kesime güvenmeyen bir-iki kişinin ‘bakkalı’ olmaya evrilmekte idi. Benim açımdan bunlar sürdürülemez tutumlardı ve kapanacaklardı. Tıpkı Cornelius Haga Lisesi’nin kapanacağı gibi. Atasoy kardeşlerin, herkese rağmen ve çatışarak açtıkları ‘bakkalı’ ne Müslümanlar ne de yerli toplum ayakta tutmaz, tutamazlar. Öncekilerini de tutamamışları ve bunun nedeni de ‘bakkal’olmasındandı. 

Bu sorunu kökten çözmek için yüksek eğitimde yetişmiş, yaşadığımız toplumu, kültürünü ve ilişkilerini ileri düzeyde kavramış ve İslami müktesebatını derinlemesine içselleştirmiş bir kadro oluşturmak gerekiyordu. ‘Kadro-elit’ oluşturma çabası tabi ki yerli kurumlarla ve yerleşik ilişkilere rağmen olamazdı. Onlarla beraber ve hatta onların deneyimine dayanarak bu adım atılmalı idi. Kur’ân da, “Yahudi ve Hristiyan deneyimini” bize sürekli dayanak olarak sunuyordu. Bazen iyi örnek olarak bazen kötü örnek olarak. Kur’ân’ın yüzde 60’a yakınının onlar hakkında olması ‘hikâye olsun’ diye olamazdı. 

Bunun imkânını oluşturmak için, küçük bir grupla üniversite ve meslek-yüksek okullarla görüşmelere başlamıştık. Bu kurumlar açısından, yapmaya çalıştığımız, oldukça ilginç bir girişimdi ancak bu imkânın oluşturulmasının kaynağını onlar ödeyemezlerdi. Üstelik, bizim içerik olarak diyeceğimiz söz muğlaktı. Saygın ve toplumsal kazanımı çok olan bir eğitim kurumu bizim onları ‘istismar’ etmemizden nasıl emin olacaktı? Ve biz onlardan nasıl emin olacaktık, kendimizi onlara teslim edebilir miydik? Onların bizden ürkeklikleri bizim onlardan ürkekliğimizden daha çok idi. Henüz 11 Eylül saldırıları olmamıştı. Onlara göre, bu kaynağı Müslümanların oluşturması gerekmekte idi. Görüştüğümüz bütün kurumlar bu şartla bize ‘rehberlik’ edebilirlerdi ve hatta bize bir müddet ‘yuva’ olabilirlerdi. Onların referansı ‘kırılgan ve zayıf olan Müslümanlara yardım ederek toplumsal sorumluluk üstlenmek’ idi. 

İki binli yıllara geldiğimizde, bu konuda tıkanmıştık. Yeterli kaynağı bulmanın imkânsız olduğu açıktı ve Müslümanların çoğunluğu bu çalışmaya zaten şüphe ile bakıyordu. Yapacak bir şey yoktu. Camiler, İslami okullar ve diğer İslami kuruluşlar liyakati sadece ‘takva’ olan Müslüman idareciler tarafından idare edilmeye devam edecekti. Ufukta ne ikinci nesil vardı ne de yeni kurumlar. Ufukta var olan, üzerimize gelen yeni gerilimlerdi.

Devamı gelecek. —◄◄ .…

About Dogus