Suç ve Ceza

Merhaba değerli dostlar.

Yazımıza başlamadan önce Allah’dan huzur, barış, sağlık, afiyet, hayırlı ve bereketli bir ömür dilerim.

Aylar geçmiyor ki bir meseleyi/ sorunu, tek tek veya topluca yaşamış olmayalım.

Sadece bir coğrafyayı değil, dünyanın tamamını etkileyen olaylara tepkisiz kala kala alışarak kanıksıyoruz.

“Bazı olaylar karşısında aklını kaybetmeyecek olan insanın, kaybedecek aklı da yoktur.” demiş, G.E Lessing.

“Bence Müslümanların işte o, kaybedilmesi muhtemel akla talip olmaları gereklidir. 

Çünkü içinde yaşadığımız dünya, bizi hiçbir olay karşısında hiçbir fevkalâde zihin sarsıntısına uğratmayacak duruma sokmak istiyor.” (İsmet Özel)

En son Almanya’da yaşanın ırkçı saldırı yine yüreklerimizi yaktı. Korkuyorum ki dünyada yaşanan zulümlere sessiz kalındığı gibi, Avrupa’da da âdeta her sene farklı türleriyle irkildiğimiz trajedileri kadere bağlayıp beklemeyiz.

Doğu Türkistan’a karşı da dünya “kör” ve “sağır” kesilmişti.

Böylece imtihanını kaybeden insanlık belki de şimdi bunun cezası/ sonucu ile karşı karşıya.

İnsanın diğer yaratılmışlardan ayrıldığı üstün vasfından biri de yediğinin helal ve temiz olmasıydı (İsra 70.), Çinliler bunu yapmadı.

Yine insanların beş temel haklarından, inanç ve mülk edinme, can ve nesli koruma gibi hakları vardı, Çinliler bunu da Türklerin elinden almaya çalıştı.

Sonuç, “Allah’ın sopası” “Corona virüsü” olarak tezahür etti ve tüm dünyayı korkutmaya yetti. Başka bir imtihan ve hikmeti de olabilir tabii. En doğrusunu Allah bilir.

Biz Müslümanlar, canımızla malımızla mücadele etmemiz gereken şeyleri; Allah bize emrediyor, biz de geri Ona emrediyor/ havale ediyoruz. Yapmak istemediğimiz şeyleri “inşallah, kaderde ne varsa o olur. Kısmet değilmiş vs…” diyerek geçiştiriyoruz.

Bu tutum adım adım takip ettiğimiz İsrail oğulları gibi bizi de Yahudileştiriyor.

“Dediler ki: “Ey Mûsa! Onlar orada bulundukça, biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, onlarla savaşın. Biz burada oturacağız.” (Maide 24.)

Oysa menfaatimizle ilgili durumlarda kılı kırk yarıp gereğini yerine getiriyor, -“kader!..nasipde varsa olur!.. kısmet değilmiş.”- demiyoruz. Faturaları vaktinde ödüyor, okula ve işe saatinde gidiyor vd.. Yapmadığımız zaman kıyamet kopmayacak ve günahı da olmayan cümle işlerimizi itina ile takip ediyoruz.

Asıl vazifelerimiz…

Yanlış hesap, gün geliyor Bağdat’tan dönüyor. İlahî adalet, hem bu dünyada hem ahirette eksik bıraktığımız, ihmal ve ihanet ettiğimiz her suçu önümüze döküyor. Rabbimiz, akrabalar, arkadaşlar, ailemiz ve çocuklarımız…

Bizi sevip ihtiyaçları olduğu günlerde yalnız bıraktığımız yakınlarımız, gün geliyor bizi yalnızlıkla cezalandırıyor. Tıpkı küçükken çocuklarını umursamayan Avrupalıların yaşlanınca yalnız kaldığı gibi.

Evet, Allah’ın nizamı adaleti böyle. Burada manen işlediğimiz suçlar ve ahlâkî davranışların ahirette kendi cinsinden cisme/ sûrete döndüğünü rabbimiz hatırlatıyor:

“Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz.”

O da şöyle der: “Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum hâlde, niçin beni kör olarak haşrettin?”Allah, “Evet, öyle. Âyetlerimiz sana geldi de sen onları unuttun. Aynı şekilde bugün de sen unutuluyorsun” der. (Taha 124-126.)

İşte suça göre ceza böyle olmalı!..

Mesela insanları aşağılayıp hor görenlerin, makam, para ve bazı imkânlarla imtihan olduğunu unutup Firavun ve Karun gibi kibirlenip şımaranların cezası da aynı şekilde aşağılanmak olmalı.

“Kibirliler kıyamette zerre (börtü böcek) gibi ayak altında kalır. Herkes onları çiğner.” (Tirmizi)

Şimdi bu sahneyi gözüm önüne getiriyor içimi tutan garip bir gülmeyle bu bahsi bitiriyorum. Rabbim bizi kıyamet gününde rezil rüsva eyleme.

                                                       —◄◄

About Dogus