Muhayyile ve Sancı

Modern Türk edebiyatının usta kalemi Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962), medeniyet ve kültür dünyamıza önemli eserler kazandırmıştır. Bu eserlerden birisi olan “Beş Şehir”, Tanpınar’ın tarih ve medeniyet perspektifinden Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul’un ele aldığı önemli bir çalışmadır. Birbirinden özel müşahede ve tespitleri ihtiva eden kitabın Ankara’ya ilişkin bölümdeki kısa bir kesit oldukça dikkat çekicidir. 

Bilindiği üzere, 1071 yılında Sultan Alparslan komutasında zaferle sonuçlanan Malazgirt Muharebesi, Türklere Anadolu’nun kapılarını açan zafer olarak bilinir. Ankara kalesinde bulunduğu sırada bu zaferi tahayyül (hayalde canlandırma) eden Tanpınar, Alparslan’ın zafer öncesi son gecede neler düşündüğünü merak ettiğini söyler. Acaba Alparslan, üç kıtada genişleyecek bir devletin ve medeniyetin kurulacak olduğunu hissetmiş miydi? Keza Alparslan, hiç tanımadığı geleceğin kumandanlarını, henüz söylenmemiş şiirlerin şairlerini, henüz yükselmemiş büyük yapıların mimarlarını ve duyulmamış nağmelerin bestekarlarını düşünmüş müydü? Ardından Tanpınar benzer soruları Fatih Sultan Mehmet için de sorar. Şöyle ki, Fatih’in İstanbul fethinden önceki uykusuz geceleri, Baki, Nedim, Neşati, Naili, Sinan, Hayreddin, Itri ve Dede Efendi gibi yüzlerce dâhinin bu dünyaya teşriflerinin muştusu muydu? Eğer bunları tahayyül etmedilerse, böyle bir büyük işe neden girişmişlerdi? Bir başka deyişle, Alparslan ve Fatih’in hayal ettiği ve cesaretle başardıkları büyük fetihler, asırlar boyunca büyük dâhilerin yetişmesine sebep olmuştur.

Anladığım kadarıyla Tanpınar muhayyile’yi (hayal gücü), başarının başlangıç noktası olarak değerlendirir. Çünkü muhayyile insana, istikbalde önemli neticelere yol açacak işlere atılmanın cesaretini verir. Benzer şekilde Mevlânâ, sancıyı insanın rehberi olarak değerlendirir. Mevlânâ insanın içinde bir şeyin sancısı, tutkusu ve arzusu olmadan, insanın o işe asla yönelmeyeceğini ve isteklerini gerçekleştiremeyeceğini belirtir. 

Tanpınar’dan konumuzu Hollanda’ya getirmek istiyorum. Dedelerimizin Hollanda’ya gelişi üzerinden yarım asırdan uzun bir süre geçti. Artık dördüncü nesil bile reşit yaşına ulaştı. Birinci nesle mensup olanların kahir ekseriyeti burada kalıcı olmayı tahayyül etmediği için, birçoğu memleketine geri döndü. İkinci nesil ile birlikte -daha çok ekonomik sebepler nedeniyle- burada kalıcı olma fikri güç kazanınca, büyüklerimiz çocuklarının daha iyi bir geleceğe sahip olmalarını tahayyül ettiler. Bu da üçüncü nesil için büyük motivasyon kaynağı oldu. 

Aksi takdirde ilk okul mezunu olan kişinin çocuğunun, adeta üç nesil atlayarak yüksek lisans mezunu olmasını açıklamak mümkün olmaz. Diğer taraftan yeni neslin milli ve manevi değerlerini muhafaza edilmesi için, birçok şehirde camiler inşa edilmiştir. Kimi camilerin proje ve inşaat aşamasının yirmi yıl kadar sürdüğü bilinmektedir. Bu projelerin temelinde de muhayyile ve sancı vardır. 

Önemli kazanımlara rağmen hâlâ birçok eksiğimiz var. Kanaatimce toplum olarak, kendi tarih ve kültürel kökleriyle barışık olan ve aynı zamanda içinde yaşadığı toplumun fikri ve kültürel köklerine nüfuz edebilen mütefekkirlerin eksikliğini ciddi şekilde hissetmekteyiz. Modern hayatın yoğunluğu, değişen hayat ve değerler çatışması içinde dengeli hayat sürmek için yüksek lisans diplomasına sahip olmak başlı başına yeterli değildir. Bu nedenle hayatı ne için yaşadıklarını bilen ve nasıl yaşanması gerektiğine dair fikir üretebilecek yol göstericilere olan ihtiyacımız, ekmek ve su kadar önemlidir. Peki bu mütefekkirler nasıl yetişecek? Bu soruya benim de net bir cevabım yok. Ama en azından şunu söyleyebilirim: Muhayyilemiz ne kadar büyük olursa, istikbalimiz o kadar parlak olur! Bu sancıyı acaba kaç kişi hissediyor?             —◄◄

About Dogus