Kullukta Şükür ve insanlıkta Teşekkürün Manası

Günümüzde insanların en büyük hedefi, iaşeyi temin ve hayat standartlarını yakalayabilme yolunda bütün vasıtaları kullanarak, düşünce, irade ve kararlığını ortaya koymaktır. Bu uğurda sarf ettiği güç, bütün beşeri ilişkilerin iktisadi emeller üzerine inşa edildiğini göstermektedir. 

Her ne kadar hakikat böyle ise de, genel anlamda sosyal iletişim “adabı muaşeret” bağlamında insanlar arasında mütevazı davranma yozlaşmıştır. Bu yozlaşmanın en büyük deli, insanların istikbalden ümitvar olmamalarıdır.

Yapılan küçük bir iyilik karşısında teşekkür etme refleksimiz, enaniyet girdabına düşerek bilinç anlamında zayıflamıştır.

İşte bundan dolayıdır ki, şükretme kavramı içi boşaltılmış ve başka niyetlerle oldukça derin  anlam taşıyan bu lafız, birilerinin dünya gayelerine kurban edilmiştir..

Şükretme kavramı, hayatımızda önem taşıyan ve insanlara güven veren tarafıyla ayrıca derin bir anlam taşımaktadır.

Şükretmek, aciz olan insanın kulluğunun gereğini bilinçli bir şekilde yerine getirerek ibadete dönüştürmesidir. Alanın verene teşekkür etmesidir.

İnsanın insana teşekkürü, kulun Allaha teşekkürü gibi değildir. Zira her iki durumda veren yegane güç Allah’tır.

İşte gerek kulun Allah’a veya insanların birbirine teşekkürü, Müminin anlam, mana ve düşünce dünyasında önemli yer tutarken, toplumun adeta ruhu gibidir.

İnsanların gönüllerini okşayan, kalplerini bütünleştiren ve saflarını tevhid eden bu kavram, içinde yaşadığımız dünyada insanların çoğu tarafından terkedilmiştir.

Hz. Peygamber (s.a) bir Hadisinde şükür, mevzu bağlamında tarifi özet denilecek anlamda beyan edilmiştir. Ebû Hüreyre”nin naklettiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da şükretmez.” (Tirmizî, Birr, 35).

Ahde vefasızlığın şükür kavramıyla yakınlığı olduğunu unutmadan, yaşandığımız dünyada kendimizi muhasebeye çekmeden kolaycılığa kaçarak adımıza ne yaptığımızı sorgulama görevimiz yok mudur? 

Hep karşı tarafı suçlayarak “insanlığa iyilik yapıyoruz” savından vazgeçerek kendimizi adamakıllı muhasebeye çekme zamanı gelmedi mi? “Boşluğa bağırmanın getirisi, sesin yankılanmasın”dan başka ne anlamı ve  ne de faydası yoktur.

İnsanlarla hayvanlar arasındaki diyaloğun ne kadar güçlü olduğunu her an müşahede ediyoruz. Bu diyaloğun hangi sözcükler üzerinde bina edildiğini her hâlde tahmin edebiliyoruz!

Her canlı türünün birer ümmet olduklarını ve teşekkürü hakkettiklerini Kur’an ve Hadislerden öğreniyoruz.  

Örnek verecek olursak, Hayvanlar, teşekkür anlamında kendilerine yapılan her iyiliğe mukabil sahiplerini unutmazlar. Mesela at ve fil aradan 20 yıl geçse bile sahiplerini gördüklerinde hatırlarlar. 

Hatta bu mevzuda şunu da söylemek mümkün: Benlik duygusuyla hareket eden insanların bırakın hayvanlara teşekkür etmeyi, daha da acısı başkalarına yaşam hakkını fazla görürler. 

Bu mesailde, olayları ve insanlarla ‘ilinti psikoloji’sinin nasıl tecelli ettiğini bilmeden âhkam kesmeleri, haddini aşmadan ziyade kendini  bilmemektir.

Bir insanı veya bir olayı tanımlamak veya eleştirmek için altyapının (bilgi birikiminin)

bulunması şarttır. Sırf günü kurtarmak ve hedeflediği arzusuna ulaşma isteği ile hareket eden, egoyu tatmin yoluna girmiş demektir. 

Dünyanın yalan oluşuna inanmakla beraber kalıcılık yalanına kendini kaptıran insan, ölümün hakikatini kavramada inancını diri tutması elbette mümkün değildir.İşte bu durumda olanlar, dünya sevdasından ve sarhoşluğundan kurtulamazlar.

Merhamet ve mahlukata şefkatli olmalarını beklemek abesle iştigaldir!.. Evet… Sahici her davranışın muhatapta yansımasını düşünemeyen insan, bozuk plak gibi her aklına geleni ağzında pişirmeden insanlara servis yapması, karşılığını aynı ölçüde veya daha sert şekilde alacağını kestirememektedir. Belki bunun manası, algı bağlantılarının bozukluğundan başka bir şey değildir.

Psikolojide “etkiye karşı tepki”nin mutlak meydana gelmesi, tabi-i ve bilimsel bir gerçektir.

Günümüzün en büyük şikâyetlerden biri, birbirini anlayamama ve dolayısıyla ortaya konulan bir veriyi takdir edememe sorunudur.

Bu durumda karşılıklı değer verme anlayışı ortadan kalkıyor ve önyargılı davranışa dönüşüyor ve bireylerin iletişimi kopuyor ve birbirine yabancı yığınların ve monoton bir hayatın ortaya çıkmasına sebep oluyor. 

Aliya İzzet Begoviç’in çok sevdiğim bir güzel sözü var: “Gökyüzünün öğrencileri olmadan, yeryüzünün öğretmenleri olamazsınız” der.

Önce kaybettiğimizden başlamamız gerekir. Her hâlde burayı ihmal ettiğimiz için bugünün kışını yaşıyor ve meselelere çözüm getiremiyoruz. Önemli olan işlediğimiz hataları bırakmamız ve gönül dünyamızdan başlayarak yeniden inancımızı tazeleyip geçmişe tövbe etmemizdir.

Şu hakikat bunlardan cüda değildir. Konuştuğumuz dil, edebiyatımızın canı gibidir. İçtimai hayatın tercümanı ve bu anlamda değeri olan organlarımızdandır. Eğer onu doğru kullanır, yalandan, dolandan ve küfürden koruyarak, Allah’ın muradına uygun bir hayat anlayışının inşasına amade kılarsak, insanlığın yararına bir Medeniyet kurmuş oluruz…

Unutmayalım! Her toplumun dili, medeniyetini oluşturur. Dillerin ve renklerin Allah’ın ayetlerinden ve kutsal olduklarını Kur’an teyid eder.  Çünkü bireyler, onunla düşünür, yazar ve hayatı anlamlandırırlar…

Dünyada konuşulan bütün dillerin mahiyetinde sırlar vardır. Kendi dilinizde kullandığınız bir cümle gözlerinizin dolmasına yol açarken, başka dilde aynı manayı ve hüznü yakalamak zor olabilmektedir. Bu da o dilin deruni ve edebî tarafını göstermektedir.

Bu anlamda bazı insanlardan duyarsınız: “Kendi dilimde kullandığım bir cümle veya hikâyeyi, Türkçe kullandığım zaman aynı hissi ve espriyi yakalayamıyorum. Birinde gülüyorum, çok komik geliyor. Öbüründe ise, sadece sözcüklerin anlamlarını düşünüyorum.”  Bilmiyorum ifade edebildim mi?               

About Dogus