Jamaikalı Bob Veya Dünyevileşmemiz

Kristof  Kolomb, Jamaika’ya 5 Mayıs 1494 yılında ulaşmış ve adayı “gözlerin gördüğü en güzel ada” olarak tarif etmiş. Sonra ise o en güzel adanın sakinlerinin sömürülmesi başlamış. Güçlü efendiler, ahalinin kanını emmede olağanüstü gayret ve yöntemler geliştirerek yol almışlar. 

Efendim, şu bizim deli oğlan Bob Marley Jamaikalıdır. Hani, inancından dolayı kesmediği saçları ve kendine mahsus müzikleri ve tabi Tanrı’nın hediye olarak verdiğine inandıkları marihuanasıyla Bob Marley. Müzik ve dans. Turistler için hazırlanmış rehber kitaplarda, sahiller, kumsal, yemeler içmeler anlatılır. Ama daha içerilere dair hiçbir şey yoktur. Kimse rahatsız edici yoksulluğu görmemeli. Buna göre bir hayat dizayn edilmiş. “Durup dururken Jamaika nereden çıktı?” demenizi haklı bulurum. Zira daha hayati konular varken, Doğuş Gazetesinin bize tahsis ettiği bu kıymetli köşeyi meşgul etmemiz en azından israf manası taşıyabilir. 

Jamaika’yı ilginizi çekmek için yazdım. Ama aynı örneği bizden birkaç yer için verebilirim. O zaman taltiflerinize muhatap, ne kadar önemli iş yaptığıma da kanaat getirebilirim. Bosna’yı bundan epey bir zaman önce ziyaret ettiğimizde Bayburt vilayetinden rehberimiz bize burada işsizliğin yüzde altmış olduğunu söyledi. Bizlerin turist olduğunu, o sebeple belirli yerler dışında ülkenin içlerine gitme imkânımızın olamayacağını ifade etti. Bu arada Fatih Bosna’yı fethettiğinde ‘saray gibi ova’ demiş. Saraybosna’nın  isminin buradan geldiğini de rehberimizden öğrenmiştik. Veya Bangladeş’te  kişi başı işçi ücretinin, Hollanda’da bir tren istasyonu afişinde altmış beş sent olduğunu da bir zaman sonra öğrenecektim. Ne kadar benziyor…

Jamaikalı Bob’u, Bosnalı Hacı Ali’yi veya Bangladeşli Hacı Ali’yi anlayabilir miyiz? (Hepsine Ali dediğim için kusura bakmayın.) Asıl sorulması gereken soru bu veya kendimize sormamız gereken esaslı soruların içinde en başlarda yer alması gereken bir soru. Cevap; anlayamayacağımızı düşünüyorum. Açıklamaya çalışayım. Vereceğim örnek kötü bir örnek olabilir. Örnek şu: Hollanda’da yaşayan Müslümanların evlerinde bulunan yalnızca televizyonlarının alış fiyatlarının toplamı, diyelim ki Bangladeş’ teki bir insanın kaç maaşına denk gelir? Bunun gibi örnekleri çoğaltmamız mümkün.  Bu sorunun üzerinden soruna varabiliriz. Kendi medeniyetimiz/kültürümüz karşısında  turistleştik. Teknik olarak yığınla bilgi ediniyor, dolanıma girmeden, ahlâkî bir hüviyete inkılap etmeden tüketiyoruz. Ya da sahip olduğumuz inancın/bilgilerin bizi şehirlerin içine itecek yanlarından ziyade, daha çok keyfe keder taraflarına ram oluyoruz. Durum paylaşımlarında  annelerin ne kadar mübarek olduğunu ifade eden sözler paylaşıyoruz, lakin çocuklarımızın annelerine gelince, iş değişiyor. Bunların kanaatimce basite alınmaması gerekir. Çünkü bir Müslüman olarak yaratılış gayemizden, ebedi vatanımızdan uzaklaşıyoruz. 

 Burada bir başka tehlike ise şu:  Mesela Bob’un (Jamaikalı Hacı Ali mi demeliydim) dedeleri Afrika’dan çalıştırılmak için getirilen kölelerdi. Dedelerini en acımasız şekilde sömürenler, Bob’u yıldız yaparak devam ettirmişlerdir sömürüyü. Bizde bu iş bir aralar tasavvuf üzerinden (Yunus Emre’yi en büyük hümanist yapmak gibi) şu sıralar ise fıkıh üzerinden yapıyorlar (Selefîlik  adıyla kotarılan işler gibi).

Yakın zamanlarda ‘Dünyevileşme’ diye bir kavram girdi gündemimize. Çeşitli şekillerde tartışıldı, konuşuldu vs. Müslüman toplumların dünyevileştiğini- sekülerleştiğini bunun merkeze asıla doğru ilerlediğine dair değerlendirmeler dinledik. Yukarıda ki sorunun kastı bu. 

Bu soruya şöyle bir cevap verebiliriz diye düşünüyorum. Peygamber Efendimizin  (AS) bir hadis-i şerifi var:  “Benim sırtım sizin önünüz gibidir” (arkada namaz kılarken insanlar dikkatsizlik yapıyorlar, Efendimiz onları uyarmak için bu sözü söylüyor). Arkamda da olsanız sizi görürüm diyor. Şems-i Tebrizî bu hadisi geniş yorumlayarak aynı zamanda zahir gibi algılıyor onu ve “benim zahirim, sizin batınınızdır” gibi yorumluyor.’’ Kanaatimce varoluşumuzu her yönüyle mümkün kılabilmenin yolunun Efendimizin hayatına tabi olmakla ama bir bütün olarak tabi olmakla mümkün olacağını bilmemizdir. Hamasetin ve komplo teorilerinin herkes tarafından dillendirildiği bu çağda bizi hayatın içine gerçekliğe çekecek olanın, bu dünyanın bir tarla olduğunu asıl yurdun ahiret olduğu hakikatine bu yoldan varabileceğimizi düşünmekteyim.

Dünyada şu anda geçerli bir işleyiş var. Efendiler kendilerine yeni köleler ve sömürü alanları açmak için her türlü yolu en sofistike yöntemlerle deniyorlar. Sömürülen insanların bu hâllere düşerken geçirdikleri merhaleler neredeyse aynı. Bob ve arkadaşları bunu  marihuana, müzik ve dansla aşmaya denediler. 

Ya biz?

“Müslüman her şeyin en iyisine layıktır” sözünün uyuşturan etkisine kapılıp tarlaya abandık. Tarlayı ekip gidecektik. Evdeki bulgurdan da olduk. Dede himmet…                          —◄◄

About Dogus