Yeni Gerilimler

Hollanda’da toplum alabildiğine sekülerleşmiş/dinden bağımsız bir yapıya sahip. Arkada kalan asrın ikinci yarısından sonra dünyaya gelen nesillerin dinî kültürü alabildiğince zayıf. Yaygın nitelemeye göre, yeni bin yılda toplumu idare eden neslin ‘dinî okur-yazar’ olmadıkları yönünde. Ne Hristiyanlığı, ne Yahudiliği bilmektedirler. Sahip oldukları bilgiler ise, yüzeysel ve çağrışımsal. Hatta denebilir ki, bu neslin din hakkında bilgisi oldukça olumsuz: “Eski zamanlara ait bir şey, geri olmanın temsili, baskı ve zorlamayı çağrıştıran bir şey”. Bu yüzeyselliğin belirgin bir sonucu ise, bütün dinleri bir kefeye koymak şeklinde ortaya çıkmaktadır. Hıristiyanlık, Yahudilik, İslam, hepsi aynı: “Üyelerine baskı yapan, kapatan, boyun eğmeye zorlayan, gelişmeye engel bir şey”. Bu nesilden olanlar, dinî olanla karşılaştıklarında, ne yapacaklarını bilememek tutumuna düşmekte ve alabildiğine ondan ürkmektedir. Sekülerleşme süreci yerli-dinî gelenekleri ve yaşantıyı da toplumun marjına itmiştir.

Hollanda’nın tarihsel deneyiminden kaynaklanan ‘din algısının’ üstüne, Hollanda’da yaşayan bir milyona yakın Müslümanların, dinî yaşantıları gelmekte. Hıristiyanlık özel alana geri çekildiği, inancın bireysel bir değer olduğu bir kültürde, Müslümanlar dinî yaşantılarıyla öne çıkmaktadırlar. Kamu alanında, yerli dindarların aksine, dinlerini belirgin-görünür bir şekilde yaşamak istemektedirler. Dinî kimliklerine vurgu yapan ve onu yaşantısının merkezine koyan Müslümanların sayısı artmaktadır. Araştırmalar göstermektedir ki, Hollanda’da da yaşayan yeni nesil Müslümanlar, birinci nesil Müslümanlara nazaran daha dindar olmaktadırlar. Başörtüsü kullanan Müslüman kadın artmakta ve toplumdan ‘eşit ve saygın’ muamele beklemektedir. Sosyolojik olarak, Hollanda toplumunda, birbirlerine ters yönde ilerleyen iki harekât oluşmaktadır: yerli toplum gitgide sekülerleşerek dinî referansları unutmakta, göçmen olarak gelen Müslüman kesim ise, dindarlaşarak dinî referansları belirginleştirmektedir.

Bu ters yönde ilerleme gidişatının üzerine, Müslümanların ana yurtlarındaki kargaşa, çatışma ve şiddet gelmektedir. Hâkim algıda, oralardaki Müslümanların ellerine fırsat geçse, hepsi buraya akın akın gelecekler şeklinde. Bu durum, toplumsal gerilimi daha da artırmaktadır ve Müslümanlarla ilgili konuları ‘güvenlik’ zeminine kaydırmaktadır. Sanki, Müslümanlar arasındaki dindarlaşma, yeni bir cami veya İslami okulun açılması, helal kesim talebi, dini yaşantıya imkân veren bir düzenleme yerli kesimler tarafından ‘tehdit’ olarak algılanmaktadır: “Toplumumuzu işgal edecekler, şeriatı hâkim kılacaklar, bizi tarihin derinliklerine geri götürecekler”. Güçlü İslami kuruluşlar da bu güvenlik bağlamına oturtulup, onları ‘getto’ ve ‘tehdidin adresleri’ olarak nitelenmesi gittikçe yaygınlaşıyor. ‘Korku’ ve ‘önyargı’ gibi oldukça insani faktörler bu gerilim ve güvenlikçi bakış açısını keskinleştirirken, toplumsal ‘soyutlanma’, yerli toplumun asimetrik avantajlı konumu, Müslümanları daha da kırılgan yapmaktadır. Bu gidişata ise Müslümanların etkin ve olumlu bir tepki geliştiremedikleri de ortada. Bu durum ve gidişat son yirmi yıldır sürmektedir. Gidişatın yönünün daha çok gerilim ve daha çok kutuplaşma olduğu açık. “Her geçen gün bu toplumsal gerilim artıyor” gibi bir algı var. Popüler dilde buna ‘kutuplaşma’ denmektedir.

Hükûmet ve devlete bağlı kuruluşların bu gerilimi giderici önlem alma ihtiyaç duyduğu açık. Hollanda Meclisi, Müslümanlarla ilgili her tartışmasında ‘bu gidişata bir dur demek lazım’ talebini yenilemektedir. Ancak, alınması istenen önlemlerin hepsinin Müslümanların dini yaşantılarıyla ilgili olması dikkat çekmektedir. Bu anlayışta, kutuplaştırıcı ve toplumsal güvenliği tehdit eden kaynak genelde Müslümanların ‘aşırı’ olarak nitelenen kesimlerinin tutumlarında, kuruluşlarında ve dinî söylemlerinde olduğu düşünülmektedir. Bu algıya bağlı olarak da ‘dindarlaşma’, ‘Selefîleşme’ ve ‘dinde aşır gitme’ aynı anlamlara gelmektedir. Namaza başlama, sakal bırakma daha belirgin olarak ‘Selefîleşme’ ve ‘aşırı gitme’ anlamına gelmektedir. ‘Burka kullanan’ Müslüman bayanlar ise aşırı ve tehdit olarak görülmektedir. Cornelies Haga Lisesi’nin ‘içine kapalı’, ‘uyumsuz’ ve ‘kafa tutan’ tutumu, dinî bir tutum olarak nitelenip ‘aşırı’ ve toplum güvenliği için bir ‘tehdit’ olarak nitelenmektedir.

Hükûmet ise, meclisin bu talebini yerine getirmek için sabırsız olmasına rağmen, ‘hukuk devleti’ ilkesine takılmaktadır. Bireysel özgürlüğün en yüce değer olduğu bir toplumda burka kullanan bayanları ‘tutuklamak’ oldukça zor olmaktadır. Ve nitekim, hiç bir kamu görevlisi, bu yasağı uygulamamaktan çekinmemektedirler. Cornelies Haga Lisesi için, Eğitim Bakanı Slob, yeni bir idare oluşturmak ve şimdiki idarecilerin de okulu bırakmaları için bir ay mühlet verdi. Bu talep yerine gelmezse, devletin verdiği mali kaynağı durduracağını ifade etti. Ancak bildiğimiz kadarı ile, Bakan bunu yapamayacaktır. Çünkü Hollanda bir hukuk devletidir. Cornelies Haga Lisesi mahkemeye gidecek ve bu süreç (mali kaynağın kesilesi) en az bir sene sürecektir.

Hollanda, ‘burka’ ve ‘Cornelies Haga Lisesi’ sorunlarıyla boğuşurken, geçtiğimiz haftalarda Nieuwsuur yaptığı yayınla yeniden sarsıldı. Bu defa Selefî olarak nitelenen camilerde eğitilen din eğitiminin sadece ‘aşırı’ değil aynı zamanda camiye gelen çocukları Hollanda toplumuna “karşı” olacak şekilde yetiştirdikleri ortaya çıkartıldı. Cami imamları ‘tevhid odaklı ve şirke karşı’ eğitim verirken, Müslüman olmayan yerlileri çok keskin bir şekilde kötülemekteler ve küçük çocukları onlardan ‘uzak’ durmaya çağırmaktadır. Allah’a şirk günahının, adam öldürmekten, hırsızlık yapmaktan daha tehlikeli olduğunu söyleyerek, sanki ‘adam öldürmeyi’, ‘hırsızlık yapmayı’ hafife aldıkları izlenimi ortaya çıkmaktadır. Yerli ve Müslüman olmayan insanlar açısından ‘şirk’ hiçbir şekilde sorun olmaması bu algının oluşmasına neden olmaktadır. ‘Yeter ki şirk koşma‘, çünkü hiç bir şekilde cennete gidemezsin, Allah’ın rızasını kazanamazsın ifadesi, diğer günahları göreceli yapıp hafifleştirmektedir. Bu yaklaşım yetmiyormuş gibi, ‘komşunu Noel bayramında kutlamak bir çeşit şirktir’ ifadesi, işi iyice germiştir. Böylece dinin özü ve itikadı, toplumu ayrıştırıcı bir yönde etki etmekte olduğu kanati ortaya çıkmıştır. Bu durumda bu çocuklar nasıl bu toplumda kendi yerlerini bulacaklar, katkı sağlayacaklar, başarılı bir şekilde okuyup kendilerini geliştirecekler? Camilerde verilen din eğitiminden geçen çocukların topluma yabancı, ürkek ve hatta ona ‘düşman’ olarak yetiştiklerini düşünen politikacılar, cami eğitimini ‘çocuk istismarı’ olduğunu nitelemişlerdir. Bu nitelemeye bağlı olarak ta bu çocukların hemen camilerin elinden ‘kurtarılması’ gerektiğini ve ‘jeugdzorg’un devreye girmesini önermişlerdi.

Bu yetmiyormuş gibi, yine Nieuwsuur yayının araştırmalarına göre, İslami okullarda kullanılan bir din dersi kitapçığının (yardım edin, ben delikanlı oluyorum) çocukları homoseksüelliğe karşı ve cinselliği yadsıyan bir şekilde yetiştirdiğini ortaya çıkardı. Ayet ve hadislerden alıntılar yaparak, “Allah homoseksüellerden ‘nefret eder’ siz de onlardan ‘nefret edin!” anlamı olan bir ifade ile. Kız ve erkek çocuklara ‘birbirlerine bakmamaya’ yönlendirmesini yapan ve cinsel ayrımı buyuran bir yaklaşımla cinsel eğitim veren bir kitap, politikada şok etkisi yaptı. Çünkü bu okullar, resmî ve devletin denetimi altında bu eğitimi vermektedirler. Her ne kadar İslami okullarının çatı kuruluşu (ISBO) çok acele bir şekilde bu kitapçığı kullanımdan çekip, yenisini, daha ‘makbul’ olanını yayımladı ise de, gerilimin bitiğini söylemek mümkün değildir.

Bu olaylardan sonra eğitim müfettişliği araştırma yapmak üzere İslami okullarına gönderildi.

Okullar bu kitapçığı nasıl kullanıyorlar? Hakikaten çocuklara bu yönde eğitim veriyorlar mı? Bu soruların cevapları bulunacak. Camilerde verilen din eğitimi için de benzer bir süreç başladı. Önce araştırılacak. Hakikaten Müslüman çocuklar, Hollanda toplumuna ve kültürüne karşı, ‘‘gayri İslami’, ‘günahkâr’,uzak durması gereken’ ve ‘kendini dinî kimliği için bir tehdit’ olarak görmekteler mi? Ve Müslüman olmayanlara, homoseksüellere karşı ‘düşman’ olarak mı yetiştiriliyorlar? Araştırma bulguları, meclise gelecek, herkesle paylaşılacak.

Ve toplumsal tartışma ve baskı yeniden devreye girecek. Belki de o zamana kadar Müslümanlar yerlerine çakılmış ‘donuk’ bir vaziyette bekleyecekler.                     ◄◄                                              

About Dogus