SAYGISIZLIK VE İLÂHİYATÇILAR

Bazı kendini ilahiyatçı olarak tanıtan ve bir türlü bu mukaddes göreve uygun davranmayan ve inandığı gerçeklere ters düşerek Müslümanların sağlam imanlarını ifsat anlamına gelecek davranışlar içerisine girmektedir. Oysa bilmezler ki bu çalışmalarında en çok memnun olan şeytan olmaktadır.

Bu mevzuda soracağımız şey şudur: “Bu çalışmalarınızda yanıltma metodunu seçmeniz, aklıselim bir davranış mı, yoksa hangi tür hastalığın sonucudur?”

Bunların malum konuşmaları ve beden dillerine bakarak şizofrenik hasta tanısını koyanlar, peki peşlerinden gidenlerin durumuna nasıl bir teşhis koymaları gerekir?

İnsanları yanıltmanın arkasında, hangi dünyevi makam veya parasal imkân ve zenginlik yatmaktadır? Makamların geçiciliği, ölüm veya hesap günü size hiç bir şey hatırlatmıyor mu?

Bunlarda biri malum şahıs ve diğerleri, Hz. Hatice anamıza dil uzatacak kadar gözü dönmüş ve aklı bunalıma kadar sürüklenmiş, kafaları kiralanmış, algıları sisli, İslami ilimlerde kendi reyleriyle yaldızlı ve sözleriyle tali yollara sapmış, şaşkınlık uçurumundan aşağı yuvarlanmış zavallılara, hangi mantığı yürüterek bir sıfat verebiliriz?

Siz, Ezvac-i Tahirat (Peygamber sa. hanımları) ilgili ayeti kerimeyi hiç okumadınız mı? Onların üstünlüğünü ve taşıdıkları misyonu, ayeti kerime ortaya koymaktadır:

“Ey Peygamber’in hanımları! Siz, kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınıyorsanız (erkeklerle konuşurken) sözü yumuşak bir eda ile söylemeyin ki kalbinde hastalık (kötü niyet) olan kimse ümide kapılmasın. Güzel (ve doğru) söz söyleyin.” (Ahzab:32)

Fahri Kainat Efendisi Muhammed’e (a.s) eş olmuş kadınların diğer kadınlardan üstün bir konuma haiz olmaları, bütün âlem ve insanlar için örnek ve rahmet olarak gönderilmesi ile alakalıdır. Onlar bu sıfatları, Nübüvvet nurundan alıyorlardı…

İçtimai hayat içinde nasıl davranacaklarını Kur’an tayin ediyordu. Onlar hem ümmetin kadınlarına ve diğerlerine örneklik sunmaları, İlahî irade bağlamında düşünüldüğünde mevzu kendiliğinde çözümlenmektedir..

Yukarda verdiğimiz ayetle, şimdi vereceğimiz örnek şahısların kullandıkları cümleler arasında nasıl bir uyum olabilir? İşte! Önce peygamberin (s.a) sevgili eşi Hz. Hatice’ye (iki kocadan arta kalan) ifadesi, hangi algının ürünü olabilir?

Bu cümlelerde murat, temel bir yaklaşım anlayışının sergilenmek istenmesidir. Burada onur kırıcı anlam olduğu ortadadır. Dolayısıyla tüm dul kadınlara hakaret içeren sözcükler sarf edildiği anlaşılmaktadır. Bütün bunları nereye koyacağız?

Dul Kadınları, diğer insanlardan farklı bir konuma yerleştirmek ve âdeta noksan varlıklar olarak nitelendirmek neyin görüntüsüdür?

Peygamber hanımına karşı bu akıl almaz cüreti kim gösterebilir? Allah’a, Peygambere iman etmiş bir mü’min böyle davranabilir mi? Bütün bunların sorgulanması gerekir…

Vahye muhatap olan, Peygamber Efendimizin (s.a) en yakını sevgili eşi, yardımcısı, koruyanı ve yeri gelince görüşünü beyan eden ve buna mukabil kendisine değer veren Nebi ve sevgili eşi Hz. Hatice anamız, ümmetin kadınlarına örnek gösterilen, Kur’an ve Sünnetle övülen Allah Resülünün ailesinden bahsediyoruz!..

Bu mübarek ve mukaddes insanlara dil uzatmak! Öyle mi?

Bu tür şahısların seviyesine inerek kelam yapmak istemiyoruz! Ancak, aynı hatalara düşmüş veya düşürülmüş kişileri tövbeye davet etmeyi, mü’mince davranma titizliği bilinciyle kendimizi sorumlu hissediyoruz!…

Özellikle son dönemde gündeme düşen ve buna sebep olan kişiye, “Babanızın hakkınızdaki şehadetini unutmadık!” diyoruz. Allah kendilerine rahmet eylesin.

Öyle bir babanın oğlu olmak, size hiç bir şeyi hatırlatmamış mı? Ne yazık ki babanızın bile kadri kıymetini bilemediniz!

Babanız, yaptıklarınızdan (gerek yazılı veya sözlü eylemlerinizden) dolayı ümmetin çocuklarını uyarmış, kendinizi gizlediğinizi ve hangi kitapları okuyup hezeyanda bulunduğunuza kadar, her şeyi açıklama sorumluluğuyla görevini yerine getirerek dar-ı bekaya göçmüştür.

İslam’da, kişinin inanma ve inanmama hürriyeti vardır. İnandıktan sonra da gereğini yerine getirmek ve ifsattan uzak kalmak gerekir! Fakat, hakaret yapma hürriyeti hiç kimseye verilmemiştir!

Ayrıca bunun yanında, sayısız eserler telif eden âlimlerimize hakaretler yağdırmanız, sizin bu kininizin neden kaynaklandığını tahmin ediyor, fakat nasıl ifade edeceğimizi bilemiyoruz.

Sizin gibi hakaret ederek değil, inanmış sıradan Müslümanlar olarak sizin için hangi sözcüğü kullanacağımızı bilemiyoruz! Sizi Allah’a havale ediyoruz!..

Son olarak söyleyeceğimiz şudur: Kullandığımız cümleler, bazen yanlış anlamlara çekilebilir. Bunu önlemek için, açık ve net kapalı olmayacak şekilde, deyim yerindeyse “Bin düşün bir söyle” Atasözüne uygun, lafı ağızda pişirip yolcu etmek gerekir. O zaman kötü dönüşler olamaz. “Söz yerini buldu” atasözünü unutmayalım!

Okumak bilgi üretmek kolay bir şey değildir. Çünkü onun sorumluluğu vardır. Bilgiyi taşıyan biri olarak onu, doğru yerde ve doğru zamanda kullanmak, tebliğin olmazsa olmaz şartlarındandır. Bunu ya sözlü veya yazılı yaparsınız…

Ancak İslami ilimlere emek vermiş ve geçmişten günümüze akarak miras yoluyla gelmiş müktesebatın aksine, yeni bir şey ortaya koyarken hakaret sözcüklerini kullanmak, son derece endişe vericidir. Kendisi Müslüman olduğu hâlde böyle davranması, akla başka şeyler getirmektedir. Hakaret anlamı, bir birikimin zayi edilmesi ve kötü ifsadı sonucu ortaya çıkmasıdır…

Sözün özü: İşlenmeyen ilim, sandıkta muhafaza edilen altın gibidir. Her ne kadar değerini korusa da, başkasına faydası yoktur. Vesselam!..      ◄◄                                               

About Dogus