Gönüller Hüseyin’den,

Kılıçlar Yezîd’den yana… Rey  Valiliği ve KERBELÂ!..

Değerli dostlar!.. Yeni dönem için yeniden “bismillah” çekerek söze başlayalım.

Bu yazıyı okuduğunuzda On Muharrem Kerbelâ’yı idrak etmiş olacaksınız.

Fakat bu öyle bir hadise ki, zaman ve mekânın değişmesi onun ibretliğini, matemini eksiltmeyip/ eskitmeyecektir.

“Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,

Aylar bize hep muharrem oldu!

Akşam ne güneşli bir geceydi…

Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!”  (Mehmet Akif Ersoy)

Kerbelâ faciasını ilk okuduğumda nefesim kesildi, kanım dondu, nerdeyse heyecandan kalbim duracaktı. Bu şaşkınlığımın sebebi, Peygamber evlâdının hunharca katledilmiş olması ve bu zulmü “Müslümanım” diyen bedbahtların yapmış olmasıydı.

Bu acı, utanç verici olayı, Ehl-i Sünnet çok kaşıyıp propaganda aracı yapmamış ve bazı âlimler, “fitne dönemi” diyerek kapatmaya çalışmış.

Buna mukabil Şia, Alevî ve Caferiler hayatın tam merkezine almış, âdeta bütün bir varoluşu/kaderi, – varlığı- yokluğu- buraya bağlamış.

Bu vakıayı azıcık siyasi şuuru olan herkesin detaylarıyla bilmesi gerekir.

Çünkü ilk tarihten (Peygamberimizin vefatından) bu yana, hilafet/ siyaset meselesi herkesi tatmin edecek mahiyette çözülüp bir hükme/ karara bağlanıp hâlledilememiş. İtikadî ayrılıktan tutun da onlarca sosyal, siyasal kavgalar, katliamlar ümmetin belini kırmış perişan eylemiş. Zaten bu siyasi mesele selamete erseydi, bugün Müslümanların neredeyse tamamı, kendi mesleği olmayan bu siyasi meselelerle sosyal medyadaki atışmalardan TV’lerde ki tartışmalara kadar birbirini ihanetle, küfürle itham etmezdi.

Tabii bu kara tablo/ problem, tarih boyunca her dönemde böyle olduğu ve bugün de çözülemez bir muamma olduğu anlamına gelmez. Çözülmüyorsa eğer, bunun sebebini sıkı bir imtihandan geçtiğimizi unutup dünyaya dalmamızda; tercihimizin, tembelliğimizin, korkaklık, ahmaklık ve hainliğimizin neticesinde aramalıyız.

İmam Hüseyin de bir sınav/bela ile denendi; O şunu dedi: “Yezîd bana iki yoldan başka bir yol bırakmadı. Ya izzet!.. (Hak yolunda erkekçe savaşarak ölmek.) Ya da zillet!..

(O meşrebi bozuk, fasık herifin hak etmediği halifeliğe biat etmek.)”

İmam Hüseyin kendine yakışanı yaptı. İnandığı şey uğruna canını/başını verdi ama şerefini, inancını üç gün daha fazla yaşamak için satmadı.

O zaten hayatın manasını iki kelimeyle özetlemiş: “Hayat, iman ve cihattır!…” demişti.

Bizim bu konuyu yazmaktaki gayemiz ise, bugünün Yezîd’lerini, ibni Ziyad’larını, en hain ve alçak olan Şimr ibni zil Cevşeni, Ömer ibni Sad’larını, Sinan bin Enes’lerini deşifre etmek ve onlara karşı Hüseynî bir tavır almaktır.

Ve insanın güce/ iktidara sahip olduğunda -eğer ehil değilse Yezîd gibi- nasıl da zalim bir canavara döndüğünü, Peygamber evlâdı da olsa, muhalif mi, boyun eğmiyor mu, o hâlde acımadan o boyna nasıl kıydığını bilmektir.

Buna karşın İmam Hüseyin, bize, kimlere biat edilmeyeceğini ve biatın (bu gün için oy vererek veya başka şartlarla desteklemenin) bir namus/şeref hatta imânî bir mesele olduğunu ölümü bahasına öğretiyor.

Ve halk/Kûfeliler… On sekiz bin mektupla Hüseyin’i çağırıp biatlarını bildirdiler. Kendisi gitmeden önce gönderdiği elçisi Müslim bin. Akîl’in akıbeti de Hüseyin gibi acı oldu. Müslim, arkasına aldığı halk kitlesiyle beraber vali binasına doğru kıyam eder. Ubeydullah ibni Ziyad’ın menfaat teklifleri ve ölüm tehditleri bu gücü anında kırar ve halkın bir kısmı ayrılarak sadece beş yüz kişi kalır. Sonra elli, sonra beş ve sonra şehrin sokaklarında yapayalnız kalan elçi, kan revan içinde bir kadının evine bitab düşer. Onun da oğlu ödülü duyunca ispiyon ederek ele verir. Onlarca hakaret, işkence ve boynu vurularak vali konağından aşağı atılır, sürüklenerek sokaklarda şerh edilir. İşte halkın dirayet ve vefası buraya kadar!..

İmam Hüseyin’de Mekke’den hareket eder ve yolda Şair Ferazdak’la karşılaşır. Ferazdak’a sorar: “Irak halkı ne durumda?..”

Ferazdak, ibret dolu ve uyarıcı bir manayla: “Onların gönlü seninle ama kılıçları Yezîd’in tarafında.” der.

Demek ki insanların çoğu -Müslim bin. Akîl’de olduğu gibi- ya korkusundan ya da menfaatinden dolayı güce, iktidara tapar, insanı en zor gününde satar ve Kerb’u belâ’ya (Belâ bataklığına) atar.

Zaten Hüseyin de bütün şaşkınlığıyla, “Beni buraya siz çağırmadınız mı, bu hainlik neden?… Ben peygamberin çocuğu, öpüp kokladığı gülü, Fatıma’nın oğlu değil miyim?…” dediyse de merhamet etmezler.

Son olarak Medine veya başka bir yere gitmeyi de teklif eder, diğerleri bu haberi olumlu karşılarlar ama fırsatçı Şimr, onlara baskın çıkarak Yezîd’den de daha beter daha zalimce bir düşmanlıkla, bu belayı başlarına sarar.

-(Kerbelâ’daki bu katliamı; Ehl-i Beyt’in ve Hüseyin Efendimizin öldürülme dehşeti ve yapılan gaddarca zulümleri buraya sığdıramayacağız.)

…Onlar Hüseyin’in, Ehl-i Beyt ve dostlarının canlarını yakıp hayatlarını mahvettiler, kendilerinin de ahiretlerini berbat ettiler. Ve tarihe kocaman derin bir acı, kapkara silinmez bir leke bıraktılar.

Bu sefil, zavallı mahluklar içinde en acınacak ibretlik kişi de, Sad bin Ebi Vakkas’ın oğlu Ömer’dir. Cesaret edip erkekçe bir karar alamadı ve zaaflarına yenilerek bu zulme bulaştı. Ona mukabil Hürr bin Yezîd de, Yezîd’in komutanlarındandı ama O Hüseyin’in safına geçti ve yiğitçe savaşıp şehid oldu.

Ömer bin. Sad ise -Hüseyin’e zarar vermek istememesine rağmen- teklif edilen Rey Valiliği’nden ve saldırmakta tereddüt edince de komutayı Şimr’e bırakmaktan imtina etti. Dünya menfaati,(Rey Valiliği, komutanlık ve korkaklık) hem akrabası hem de çocukluk arkadaşı olan Hüseyin’in kanından tatlı geldi.

Fakat bu rezil, nasipsiz herifler Hüseyin’den sonra ancak üç-beş sene gibi bir ömür yaşadılar. Ve bu günleri de derin bir pişmanlık ve korku içinde geçirdiler.

Hoş… korktukları da başlarına geldi ya. Hüseyin ve Ehl-i Beyt’in intikamı alındı. Ama asıl azab, intikam; o azim günde çok daha muhteşem olacak: “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim 42)

Bugün de aynı aymazlıklar devam ediyor…

Bize, “başımıza kim gelirse gelsin muhalefet etmenin haram ve terör olduğunu telkin edenler” sorsan, “meşrep olarak Hüseynî ve mezhep olarak da Hanifi olduğunu” söylerler. Hâlbuki her ikisi de (ruhlarına selam olsun) döneminin soysuz, liyakatsiz yöneticilerine karşı cesurca mücadele etmiş ve en şerefli bir şekilde can vermişler.

Dinin direği namaz, zirvesi cihattır. Cihadın zirvesi de; zalim yöneticiye karşı hakkı söylemektir.

Ve yine nasıl ki Hüseyin Efendimizin kanını dökenler; daha sonra ihramlıyken öldürülen sivri sineğin hükmünü sorma dindarlığında (!) bulunuyorsa, bugün de TV’lerde, ümmet kıtır kıtır doğranırken aynı hassasiyetle beş para etmez meseleleri din adına tartışıyorlar. Hüseyinlere mersiyelerle göz yaşı döküp, Yezîdleri medhiyelerle, ayakta esas duruşta alkışlıyorlar.

Bugün Amerika ve İsrail’le işbirliği içinde olup, Müslümanları yöneten -Ömer ibni Sâd gibi sefiller- aynı Rey Valiliği gibi birtakım hesaplar/ menfaatlerle Müslümanların kanını döküyor/döktürüyorlar.

“Bugün Yezîd’in taraftarları kimdir?..”

ABD ve Rusya ile hareket edenler ve onları destekleyenlerdir.

Bugün Kerbelâ Irak’tır, Suriye’dir, Doğu Türkistan’dır, Arakan’dır, Keşmir’dir…

Bugün Hz. Hüseyin’in isyan edeceği siyaset ABD ile müttefiklik siyasetidir.”        ◄◄                                              

About Dogus