Düşüş üzerine düşüş…

Özgürlük..

Günümüzde sıklıkla kullanılan ve çoğu zaman istismar edilen bir kavram. İçinde yaşadığımız çağda özgürlük uğruna gençlerin ailelerini terk ettiğini ya da kimi zaman özgürlüğün, bir ülkenin işgal edilmesini meşrulaştırdığına şahit olmaktayız.

Peki sıklıkla tekrarlanan özgürlük acaba nedir? Keyif çatmak ve kurallara bağlı olmadan yaşamak mıdır? Dinî kurallara göre yaşayanların özgür olmadıklarını söyleyebilir miyiz? Özgürlük evrensel bir tanıma sahip midir? Konumuzu netleştirmek adına, günümüzde özgürlükten ne anlaşıldığının üzerinde duralım…  

İbrahim Kalın’ın aktardığı üzere, modernitenin özgürlük anlayışı seçim hürriyetine dayanır. Bu bağlamda birey, karşısına çıkan imkânlar arasından istediği tercihi yapabilme özgürlüğüne sahiptir.

Ancak burada aslolan neyi seçtiğimiz değil, bir şeyi seçiyor oluşumuzdur. Bu nedenle tercihin bizatihi kendisi önemlidir, tercihin hangi yönde kullanıldığı ikinci planda kalmaktadır. Dolayısıyla modern özgürlük anlayışı tercihimizin muhtevasıyla ilgilenmediği için, tercihimizin muhtevasını oluşturan değer ve yaşam biçimlerine dair hüküm vermez.

Hâl böyle iken, günümüzde kişinin yaptığı tercihe dair yorum ya da eleştiri getirmek, neredeyse imkansız hâle gelmektedir. Çünkü böyle bir yaklaşım, bireyin sahip olduğu özgürlüğe karşı bir saldırı olarak algılanmaktadır.

Özgürlüğün bu şekilde tanımlanması ve kabul görmesi, ciddi sonuçları beraberinde getirmiştir. Zira yapılan tercihlerin muhtevasının dikkate alınmamasının bizi getirdiği nokta, anlamsız ve haz merkezli bir hayatın yaşanılması olmuştur. Erich Fromm’un isabetle belirttiği üzere, modern insan, var olmayı öteleyip her şeye sahip olduğunu zannetmekte ve hazzı hayatın merkezine yerleştirmiştir.

Bu anlayışının tezahürü olarak, mal, mülk, şöhret, beden gibi maddesel ve geçici olan şeylere sahip olduğumuzu düşünüyoruz. Geçici şeylere sahip olduğunu zannetmek, onları istediği gibi kullanma ve sınırsız tüketimi beraberinde getirmiştir. Böyle olduğu için, hayatın her alanında hazcılık belirleyici olmuş ve evlilikten alışverişe, “kullan, sıkıldıysan değiştir” bakış açısı hâkim hâle gelmiştir.

Bununla beraber günümüz dizi, film, tiyatro, müzik ve eğlence türlerinde planlı bir şekilde şehevî duyguların tahrik edilmesi, lüks ve ihtişamlı hayat tarzlarına özendirilmesi ve şiddetin sıradanlaştırılması, sürekli maddiyatın ve hazzın ön plana çıkartıldığını ortaya koymaktadır.

Tam da bu noktada kâdim geleneğimizin Ademoğlu tasavvuru, bize yeni ufuklar açacağı kanaatindeyim. Kâdim geleneğimiz, beşeriyet ve insaniyeti Ademoğlunun sahip olduğu iki varlık mertebesi olarak değerlendirir. Beşer kişinin maddi, hazzı ve sonlu yönüne işaret ederken, insan, ilahi mesajın muhatabı olarak akıl, erdem ve özgürlük mertebesine yükselmiş kişiyi ifade eder. Dolayısıyla beşer mertebesinde kalan kişilerde madde ve haz ağır basarken, insan mertebesine ulaşanlar, maddi varlıklarının farkında olmakla birlikte bunun ötesinde bir gayelerinin olduğunun bilincindedirler.

Bu mertebeye ulaşmanın yolu ise, anlamlı bir hayat yaşamaktan geçer. Böyle ulvî bir hedefe ulaşmak, elbette kurallara uyulmasını ve zorluklara katlanılmasını öngörür. Ne var ki bu yaklaşım, özgürlükten vazgeçtiğimiz anlamına gelmemektedir. Aksine bu davranış, özgürlükleri doğru ve yerinde kullanmak suretiyle özgürlük adı altında madde ve hazzın esareti altında yaşamayı engeller ve bizi hakiki özgürlüğe ulaştırır.

Mevzumuzu Mevlânâ ile tamamlayalım:

Ey oğul! Bütün bağlarını çöz ve özgür ol!

Daha ne kadar altın ve gümüşün kölesi

olacaksın?

Denizi bir kaba doldurmaya kalksan,

Ancak bir günün ihtiyacı kadarını alabilirsin

Gözü doymayan kişinin kabı hiçbir zaman dolmaz,

Fakat bir midye inciyle dolmadan doymaz”  

                                                                      ◄◄

About Dogus