Camilere Açık Mektup

Bundan bir kaç yıl önce, Türkiye’den bir misafirim gelmiş ve onu Antwerpen’e gezmeye götürmüştüm. Melon şapkalı ve faullerini uzatmış Yahudileri, mahallelerini, alışveriş yaptıkları, koşer ürünleri satan dükkânları görmek enteresan gelmişti misafirime. Sonrasında, Yahudilerin de oldukça aktif olduğu pırlanta borsasının olduğu sokağı gezdik ve karşımıza bir anda sinagog çıkmıştı. Ufak bir tereddütten sonra, biraz da içeri girenleri görünce biz de girmeye karar vermiş ve içeride yapılan ibadeti izlemiştik. Dışarı çıktığımızda yanımıza sivil kıyafetli birisi gelmiş ve bizim nereden geldiğimiz gibi sorular sormuştu. Ben kendisine kim olduğunu sorduğumda ise, sinagog güvenliğinden sorumlu olduğunu söylemişti. O yıllarda canlı bomba eylemleri çok olduğundan güvenliğin olmasını pek yadırgamamıştım açıkçası.

Böyle bir anekdotu anlatmamdaki en önemli etken, Yeni Zelanda saldırısı. Saldırının görüntülerini izlediğimde dikkatimi çeken bir kaç nokta vardı: Saldırganın zannediyorum silahı bir kaç kez tutukluk yapıyor, mermileri bitiyor ve tekrar arabasına gidip yeniden geliyordu. Cami’de öldürülenlere baktığınızda ise korku ve panikten dolayı herkesin karşı duvara yığıldıklarını üzüntüyle görebiliyordunuz.

Saldırıdan sonra, Cuma namazına gitmiş ve tam camiye girerken 2 polisin, araçlarından çıkıp camiye geldiklerini gördüm ve şöyle söylediler: ‘eğer bir durum olursa 112’yi arayın.’ Sonra mescide girip herkes gibi ben de zihnimde aynı cümleleri geçirdim: ‘Acaba şu an burada bir saldırı olsa hâlimiz ne olur? İş o raddeye geldikten sonra 112’yi aramak ne işe yarayacaktı?’

Hoca hutbeye çıkmış, 30 dk. hutbe vermiş, hutbeden sonra da ne yönetimden, ne polisten, güvenlik tedbiri olarak pratik en ufak bir eylem yapılmamıştı. Yani anlayacağınız gerçekten o günden önce de, bugün de, yarın da Allah’a emanetiz.

Derken Norveç saldırısı oldu.

Saldırgan caminin içine kadar giriyor ve camide bulunan 65 yaşındaki Muhammed Refik ve 70 yaşındaki Muhammed Ikbal Jave isimli cemaat saldırganın elini gözüne de sokarak etkisiz hâle getiriyor. Belki her ikisi de Afganistan tecrübesine de sahip olmuş olabilirler. Önce Allah, sonra da onların inisiyatifiyle bir facia önleniyor.

Batı’da bütün cami yönetimlerine ve bağlı bulundukları vakıflara açık bir mektuptur bu: Camimize bir saldırgan elinde silahlarla kapıya dikilse ne yapacaksınız?

Mescid hınca hınç cemaat dolu ve saldırgan mescide girdiğinde kim ne yapacak belli mi?

Acil çıkış kapıları işlevini yerine getiriyor mu?

Daha bir sürü sorular var.

Benim naçizane şöyle bir teklifim var: Avrupa’daki bütün camilerin bağlı bulunduğu vakıflar bir araya gelip, Ulusal Polis Teşkilatı ile irtibata geçsinler ve hangi güvenlik tedbirlerini nasıl alacaklarını, uygulayacaklarını bir eylem planı hâline getirsinler. Eylem planı en kısa zamanda, her ülkede standart olarak uygulansın. Aksi hâlde hepimiz felaketin kendi kapımızı çalmasını bekler vaziyette kaderimize terkedilmiş oluruz.

Standart bir sistem yerine oturana kadar da teklifim şu:

– Cuma namazı süresinde her caminin içinde ve bina çevresinde sertifikalı  görevliler olsun.

– Görevliler arası iletişim sistemi oluşturulsun.

– Acil durum ikaz lambaları ve siren cami içine yerleştirilsin.

– Acil durum olduğunda, cemaatin neler yapabileceği kademeli olarak ayda 1 kez Cuma günleri uygulansın, eksiklikler not edilip bir sonraki uygulamalarda güncellensin.

– Standart oluşturulsun ve standart seviyesinde olmayan camilerin yönetimleri o gün namaz kılınmasına izin vermesin (örneğin eksik görevli, yerleştirilen sistemin çalışmaması gibi durumlarda.)

Nerede Yaşamalı?

Müfessirler, “Müslümanların azınlık olacağı memleketlerde yaşamalı mı yoksa yaşamamalı mı?” konusunu tartışmışlar ve maalesef ortaya yekpare bir fetva çıkmamış. O yüzden Müslümanlar olarak iki arada bir derede kalmaya devam ediyoruz: Mesele batılı ülkelerde can güvenliği ise, daha dün Afganistan’da bir düğünde saldırı oldu ve 60 kişi katledildi. Artık Türkiye gazetelerini, istismar ve kadına şiddet gibi her gün çıkan haberlerden dolayı okuyasım da hiç gelmiyor (Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bu haberlerle ilgili mail attım, dönüş daha yapmadılar.)

İslam dünyasındaki ‘adalet’ mekanizmasından bahsedecek olursak durum daha da içler acısı. Türkiye’de de maalesef bir türlü düzene girmedi adalet sistemi. Yakından tanıdığım ve 7 yıldır hakkını almaya çalışan ve şu an yaşı ellilerin sonunda olan bir bayan tanıdığıma mahkeme hâkimi, elini havaya kaldırarak şöyle bağırmış: Sus be kadın!

Karşısındaki bayan, üniversite mezunu, sesini yükselttiğine hiç bir zaman şahit olmadığım, mazbut bir insan. O yüzden yaşını da biraz tereddütten sonra verdim nasıl biri olduğu anlaşılsın diye. ‘Sus be kadın!’ dediğinde  ‘dönüp arkama baktım ve acaba bana mı söylüyor dedim’ diyor. Şu ana kadar 2 ya da 3 avukat değiştirdi ve sizin dosyanızı, paranızı alana kadar ‘yaparız, ederiz, ağzımızla kuş tutarız’ diyen, parayı aldıktan sonra ulaşmakta zorluk çektiğiniz avukatlara verilen paralar ise içler acısı. Sonuç, bir mahkemeden diğer mahkemeye erteleme süresi en az 4 ay.

Gerek hâkimlere gerekse avukatlara keşke imkan olsa da ‘Voor de rechter’ programını bir seyrettirebilsek ne güzel olurdu.

Anlatmak istediğim, mesele gayrimüslimlerle yaşayıp yaşamama meselesinden, kendimizi nerede güvende hissedebilir ve hangi toplumda daha adil yaşayabiliriz boyutuna geldi maalesef.

Sonumuz hayır olsun, daha ne diyelim!                                       ◄◄ 

About Dogus