Süveter

Sabah mahmurluğunda ne ettiğimizden habersiz, özenle hazırlanıp en son süveter giydirilip, yer sofrasına uğurlanırdık. Beyaz peynir, kete ve çay ile kahvaltı. Otobüs terminaline varıp, koltuklarımıza kurulduğumda anlardım ki, başka bir şehre taşınıyoruz. Ekmek davasıydı sebep olan. Bana yabancıydı ekmek davası. Başka bir şehir, başka bir okul, başka insanlar. Her şey başkaydı. Ama alışıyordu insan. Süveterim sandıkta, başka bir taşınma gününe giyilmek üzere sandığa yerleştirilirdi. Bu resim aklımda kaldı hep. Özellikle süveterim. Uzun zaman giydim. Fabrikasyon değildi, el örgüsü. “Para harcanmasın” diye, “ek külfet olmasın” diye özenle örülürdü süveter. Oğula örülürdü, küçükken ölen oğuldan sonra gelen oğula örülen süveter.

 O süveterden sonra bir daha süveter giyemedim. Hayatımıza fabrikasyon elbiseler girdi. Yavaş yavaş değişti her şey. Kanıksadık. Kimse farkına varmadı. Ekmek davası için mücadelenin içinde fark edebilmek zordu belki.

Ama değişti her şey işte. Bizde değiştik. İnsan zaman geçtikçe, sorgulama ihtiyacı duyuyor. İhtiyaç duyuyoruz, zira ölüme yaklaşıyoruz. Bir korku kaplıyor içimizi, ürperti. Şimdi buradayız, hâlimiz bu. Neden?  Herkes kendine göre açıklamalar getiriyor. Açık-lamalar, bir şeylerin sahih olarak anlaşılmasına yardımcı oluyor mu  bilmiyorum. Zira görebildiğim kadar, yaptığımız açıklamalar daha çok kaçmak için güzergâh belirlemeye yarıyor.

…………………………

Geçenlerde pek kıymetli arkadaşım Hüseyin, bir bilgi verdi. “Efendimiz’in (AS) ilk hadisinin mağarada Cebrail’e (AS) söylediği ‘Ben okuma bilmem’ sözünün olduğunu” söyledi. “Ben okuma bilmem”. Burası ilginç. İlginç zira, safiyeti ifade ediyor kanaatimce. Saflık. Zihne yerleşecek hakikatin ortamı saf olmalı. O saflık hayata ve insana dokunabiliyor. Tabi bu saflık hâli, bizim için hayatın içinde ne kadar sürdürülebilir olduğunu belirleyecek olan şey ise, yüksek fedakârlık duygusu. Bizim ise bu saflık hâlinden uzak olduğumuzu söyleyebiliriz. Çünkü biz, hakikatin karşısında “ben okuma bilmem” diyemiyoruz. İnsanlarımızın zihin ve günlük yaşamında yoğun bir hercümerç var ve bunun sonuçlarını hep birlikte seyrediyoruz. Kazanıyoruz, geziyoruz, alış veriş yapıyoruz, tatile gidiyoruz sonra başa sarıp aynı güzergâhı takip ediyoruz.

………………………..

 Süveteri ören ellerin sahibi, çok çekti. Çok ama. Örerken ve bittiğinde, sonrasında oğluna giydirirken bir saflık hâli vardı ve yüzüne yansırdı. Elde avuçta ne varsa onlar ile hayata dâhil olurdu. Elifi okurdu, elif ile başlardı.

Elif’ten Ye harfine kadar parmak ucuyla takip ederdi. Oğlunun mezarına hiç uğramadı. Ondan kalan nazar boncuğunu ikinci oğluna takardı misafirliğine giderken. Nazar haktı. Kötü nazarlı insanlar vardı zira. (Hiç eksik olmadı zaten dünyada).  Uzun bir hikâyesi var. Yerimiz müsait değil. Başka zaman uzun uzun anlatırız.

 Şunu eklemek isterim. “Ben okuma bilmem” demeyi “ar” eden ademlerin çok olduğu bu dünyada, her şeyi bildiğini zanneden bizlerin iki milyar olduğu bu dünyada, bize rağmen –her şeyi bir kenara bırakarak söylüyorum- Muhammed Mursi zindanda yalnız ve garip öldü.

Bakalım bildiklerimiz bizim ne işimize yarayacak… göreceğiz. Bu böyledir…

About Dogus