İhtişam Baktığında Değil, Bakışlarında Olmalı…

İhtişam Baktığında Değil, Bakışlarında Olmalı…

“Zevk nedir?.. Sefâ askerlik arkadaşı!..

Huzur!.. bilmem ki o nerenin sokağı?..

Dünya dediğin vefasız, yalancı, maskeli cadı.

İnsanın zâhiri güzel zahîr, bâtını tahîr olmalı;

“İhtişam baktığında değil, bakışlarında olmalı.”

(2010. Silvolde.)

Merhaba sevgili dostlar.

İnsan, dünyaya (cennetten) düştüğünden beri, varoluş sancısının çaresini aramış durmuş tarih boyunca.

Fakat bu insan, ne kadar iyi niyetli, dindar ve zeki olsa da, Kur’an ve hadisleri okuyup üzerinde düşünmeden hakikati/ hikmeti kavrayamayacaktır.

Neden?..

Çünkü yaşadığı hayatın kuralları, öğretileri, algıları ile hakikatin bir çok şeyde çatıştığını görecektir. Hatta peygamberler dâhil, hayata-memata dair en esaslı haberleri ki -bunlar gaybi bilgilerdir- Allah’tan öğrenmişlerdir.

Âlemde var olan maddî- manevî ne varsa, dış yüzüne baktıktan sonra bir de iç yüzüne nazar etmeliyiz. Bu feraseti elde etmek içinde Peygamberimizin (sav.) şu duasını yapmalıyız: “Ya Rabbi!.. Eşyanın hakikatini bana göster.”

Mesela, bizim için zenginlik, şöhret, kudret vd.. imkânları elde etmek, salt kazanım gibi görünürken, Allah (cc.) bunu kimileri için zorlu bir imtihan, zalimler ve kafirler içinse tamamen istidraç kılmıştır. İstidraç, bir şeyi hayır gibi göstererek/ kandırarak onu tuzağa düşürmektir.

Allah (cc.) mallara, tipe/ kalıba bakmıyor; kalplere bakıyor. Bundan ötürü, gönül yoksunu olana, görse de “kör”, duysa da “sağır” diyor.

Adam cihat etmiş, vurulmuş, (tıbben ölü) ama Allah, ölü demeyi haram kılıyor, “Onlar diridir.” buyuruyor. Diri bildiğimiz (dik sürüngenlere) de ölü diyor.

Örneğin beş yüz Euro paranızdan iki yüzünü sadaka verdiniz. Hesap makinesi/matematik diyor ki “üç yüz kaldı”.

Yani eksiye düştünüz. Allah ise, “en az on misli, hatta yüz, yedi yüz ve daha fazla arttığını” söylüyor. “Hayır bildiğimize şer, şer bildiğimize de hayır” diyor.

Demokrasiler ve halkın genel kanaati, bir şeyi insanların çoğunluğu beğeniyor ve yapıyorsa onu meşru görmektir.

Allah cc. ise, Kur’an’ın muhtelif ayetlerinde: “İnsanların çoğu akletmez, şükretmez, iman etmez. Onların çoğuna uyarsan seni doğru yoldan saptırırlar.” buyuruyor.

Ve yine insanların ve Cinlerin çoğunun cehenneme girme sebebini: “Kalpleri vardır kavramazlar, gözleri vardır (hakikati) görmezler, kulakları vardır (ses olarak duyarda, manayı) duymazlar…” diyerek çoğunluğun hakikatten nasibi olmadığını ve referans alınmayacağını öğretiyor.

Kur’an ne zaman dünyadan bahsetse hemen ardından gelen ayetler, ahiretin daha hayırlı ve bâki olduğundan haber verir.

Çünkü yukarıdaki şiirimizde de değindik, Efendimiz (sav.) ahirette dünyanın yaşlı, beli bükük, dişi dökük, maskesi düşmüş çirkin bir acûze sûretinde geleceğini ve insanların hayıflanarak ah-vah edip pişman olacaklarını bildiriyor.

Onun için zulüm etmek, yalan, yanlış ne varsa bulaşmak. Anne ve babayı ötelemek, akraba ilişkilerini koparmak, kazanma hırsıyla her türlü hileye girmek, haset etmek, iş -güç, çoluk-çocuk, arsa-tarla ne varsa, “Allah’ı unutturan her şey dünyadır.” İşte o dünyanın gerçek yüzü orada görünecek.

Şimdi hacısına, hocasına, en dindar geçinen kimselere bakın herkesin ağzında: “Aman canım dünya malı değil mi. Ölmeyecek miyiz. Malda yalan mülkte yalan. Biz emanetçiyiz.” falan vs… onlarca laf ama deveyi hamuduyla götürüyorlar.

Bugün “seküler” dediğimiz, dini iddiası olmayan insanlar, hem ahlâk konusunda bir çok dindar geçinenlerden daha iyi, dünyaya karşı ise kıyaslanmayacak derecede bizden daha az düşkünler.

Mal biriktirmiyor, miras kavgası yapmıyor, düğün masrafı çıkarmıyor, altın, inci ve arabalarıyla hava atmıyorlar.

Kardeşim, insanın gerçekleri bilmesi, belki onu mutlu etmez ama huzurlu edebilir.

Yine yukarıdaki şiire atıfta bulunarak ve psikolojik anlamda da önemli bulduğum bir hadisi paylaşacağım. Efendimiz (sav.) Sahabesine: “Allah’ın yaratmadığı şeyi istemeyiniz.” buyurdular.

Onlarda: “Allah’ın yaratmadığı şey nedir yâ Rasulallah?…” dediler.

“Bir gün boyunca mutlu olmak.” buyurdu.

Arapçada kalp, dönen, hâlden hâle giren manasına gelir. Bazen sevinç, bazen hüzün. Bazen özlem, bazen keder. Bazen korku, bazen ümit. Heyecan, öfke, sekinet.

Bir muhabbet, bir nefret. Bir iman bir küfür…

“Yâ muqallibel Kulûb, sebbit kalbî alâ dînike!..” İmanda sabit kalması için sevgili Peygamberimiz (sav.) bu duayı çok yaparmış.

“Düşünüyorum o hâlde varım.” (René Descartes.) sözüne başka bir cihetten; “Hüzünlüyüm o halde varım.” Sözünü de eklemek gerekiyor.

Yavuz Sultan Selim gibi dünyanın mülk ve saltanatına da sahip olsanız, zaman zaman varlık sorgusunda, aciz kalır ve şunu sorarsınız: “Bütün dünya benim olsa gamım gitmez nedendir bu?..”

Yürek yakan bu sorunun cevabını, kendi şairi Hikmetin naziresinden öğreniyor:

“Ezelden gam turâbıyla yoğrulmuş bir bedendir bu.”

Siz hiç ıssız bir dağın başında, tek başına, boynunu bükmüş bir ağacın yalnızlığını merak ettiniz mi?..

Bu başka bir şey de olabilir. Bir çiçek, bir böcek, bir kuş, bir taş vs… Onun orada yalnız kalması sizi hüzne boğar ve “acaba bu ne yapar?” diye bir anlam kaygısı da olursa, işte o zaman imdadınıza Kur’an yetişir: “Yedi gök ve yer, bir de bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ve tenzih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O halim olandır, çok bağışlayandır.” (İsrâ: 44)

Demek ki hiçbir şey yalnız ve başıboş değilmiş, boşuna üzülmüşüz.

Eğer bir mü’min ferasetiyle bakabilsek kainata, eşyanın iç yüzünü kavrayabiliriz.

Andre Gide’nin dediği gibi; “İhtişam baktığın şeyde değil, bakışında olmalı.”               ◄◄                                               

About Dogus