Düşüş üzerine düşüş

Bir önceki yazımızda, hızla gerçekleşen teknolojik yeniliklerin hayatımızı derinden etkilediğini ve esasen insanlığa hizmet etmesi gereken teknolojinin gün geçtikçe nasıl yaşadığımızı, nasıl davrandığımızı ve nasıl düşündüğümüzü belirlediğinin altını çizmiştik. Ayrıca bu çerçevede akıllı telefonların hayatımızı nasıl etkilediği üzerinde durmuştuk. Bu yazımızda, akıllı telefonların etkilerini bir başka açıdan ele almaya çalışacağız.

Bunun için öncelikle Antik Çağ Yunan filozoflarından Platon (M.Ö. 427-347) ya da İslam dünyasında daha çok bilinen adıyla Eflatun’un mağara benzetmesine değinelim: Bir mağara içerisinde çocukluktan beri zincire vurulmuş ve bu yüzden yerlerinden kıpırdayamayan ve başlarını çeviremeyen mahkûmlardan bahseden Eflatun, mahkûmların ancak karşıdaki duvarı gördüklerini  söyler. Mağaranın arka kısmından bir takım insanlar nesneler taşır ve bu nesnelerin gölgesi, mağarada yanan ateş nedeniyle mahkûmların önündeki duvara yansır. Duvara yansıyan nesnelerin gölgeleri ise, mahkûmlar tarafından hakikat olarak algılanır. Sonra tutsaklardan birisi zincirini çözer ve dışarı çıkar. Gözleri karanlığa alıştığı için, gün ışığına alışması biraz zaman alır. Ardından eski mahkûm peyderpey yeni hayatına uyum sağlar ve anlar ki, mağarada gördükleri hakikatin yansımasından ibaretmiş. Yaşadığı bu tecrübeyi mağaradaki arkadaşlarına anlatmak için mağaraya dönen bu kişiye, kimse inanmak istemez.

Eflatun mağara benzetmesiyle, içinde yaşadığımız dünyanın aslında bir nevi ‘ikinci el’ dünya olduğunu anlatmaya çalışır. Dolayısıyla bu dünya, Eflatun’un idealar âlemi olarak nitelediği ve ruhumuzun ait olduğu asıl dünyanın yansımasından ibarettir. Ruhun bedenle münasebetini “ten kafesinde hapsedilen can kuşu” diye niteleyen Eflatun, bedenle buluşan ruhun hakikat bilgisini unuttuğunu ve bu açıdan bir düşüş yaşadığını söyler. Bu sebeple insan, dünya hayatında hakikati hatırlamak için gayret sarf etmeli ve içinde bulunduğu ‘mağaradan’ çıkmanın yollarını aramalıdır.

Eflatun’un mağara benzetmesini akıllı telefon kullanan gençlere uyarlayan Hollandalı filozof Hans Schnitzler, bize şu örneği verir: Bir grup genç ellerinde akıllı telefonlarla bir odada oturur. Sırtları odanın girişine dönük bu gençler, Google ve Facebook gibi platformların sundukları görüntülere bakarlar. Sonra bu gençlerden birisi aniden telefonunu kapatır ve dışarı çıkar. Telefonsuz hayata alışması biraz zaman alır, fakat gün geçtikçe yapmış olduğu tercihten kıvanç duyar. Zira bu genç, Instagram ve Facebook gibi sosyal medya platformlarının sunduğu görüntülerin gerçek dışı olduğunu yakinen idrak eder.   

Bugün gerek günlük hayatımızda gerek tatil günlerinde, her anın fotoğrafını ve görüntüsünü kayıt altında alma ve bu kayıtları paylaşma ihtiyacı hissediyoruz.

Burada kayıt söz konusu olduğu için, gerçeği değil sadece gerçeğin bir imajını kayıt altına alıyoruz. Fakat gün geçtikçe bu gerçeği unuttuğumuzu düşünüyorum. Örneğin bir camiye ilk defa girdiğimiz zaman, caminin mimarisini ve  estetiğini incelemek yerine vakit kaybetmeden telefonlarımıza sarılıyoruz. Gece vakti dolunayı gördüğümüzde ya da şiddetli yağmur yağdığı zaman, soluğu fotoğraf/video çekmede alıyoruz. Hâlbuki her biri içinde ayrı bir güzellik barındıran ve insanın gönül dünyasını harekete geçirme potansiyeline sahip olan bu özel anlarda, öncelikle tefekkür etmemiz gerekir. Unutulmamalı ki, telefon sadece anı kayıt altına alabilir. Fakat tefekkür hiçbir aygıt tarafından kayıt altına alınamaz.

Öte yandan sosyal medyada da genellikle mutlu anlarımızı paylaşmamız da dikkat çekicidir. Oysa günlük hayatta hiç kimse her daim mutlu değildir, zira hayatın inişli çıkışlı olması, hayatın doğasında vardır. Böyle yapmakla, mutlu olmadığımız hâlde mutlu, güçlü olmadığımız hâlde güçlü ve yakışıklı olmadığımız hâlde yakışıklı olduğumuzu insanlara inandırmaya çalışıyoruz.

Burada anın kaydı söz konusu olduğu için, bu konuda başarılı olmanın oranı çok yüksek. Bu şekilde davranmakla, insanlar nezdinde bir imaj ortaya koymaktayız ve bizi yakından tanımayanlar, bizi o imajla özdeştirmesini sağlıyoruz. Fakat bu aldatmaca, insanların bizimle tanıştığında sona ermektedir.

Neyse lafı uzatmadan şu sözle yazımızı sonlandıralım: Ruhun bedene girmesiyle bir düşüş yaşamışız, bir artı düşüş yaşamanın kimseye faydası olmaz.                  ◄◄

About Dogus