İlla Hu!..

“Yumak yumak yutkunurum Yakup gibi gamımı, / ne kokusu ne kendisi gelmez Yusuf’un..” mısraları köşe komşum Murat Altun Bey’in. İçinde hüzünlü bir şarkı barındırıyor. Ya da bana öyle geliyor. İçimizde bizi diri tutan bir ses olmalı, her dem çağlayan.

Bazen durulur gibi olsa bile her zaman çağlamalı. Çağlamalı ki, dışımızda olup biten ve insanı düşüren şeylere karşı mukavemet edebilelim.

İçimizdeki sesi her dem diri tutan bazı konular var. Mesela Ramazan. Ramazan ayı, oruç ayı bizi daha çok insan olmaya, gereksiz ağırlıklardan ve gürültülerden kurtarması bakımından çok büyük bir fırsat. Sınırlarımızı hatırlatması bir yana, kendi içimize doğru derinleştirmesi ayrıca çok mühim. Aç kalıyoruz, sonra doyuyoruz. Sonra aç kalıyor, sonra yine doyuyoruz. Ama bizi aç bırakan, teslim olduğumuz büyük iradeye bağlılığımız, sonra doyduğumuzda, bizi doyuranın Razzak-ı Âlem olan Allah’ın olduğunun farkına varış. Farkına varıldığında içimizde yeni doğmuş bir bebeğin saflığı. Masumiyet sesi ve görüntüsü.

“Bana deli demezseniz, ben Yusuf’un kokusunu alıyorum” dediğinde Yakub (as), başından geçenlerin ve teslimiyetinin kendisine verdiği ilahî hissedişle oğlunu fark edebildi. Göz sınırlıyordu demek. Kalp umman. İçinde biriktirdiği sesi, denk geldiğinde muhatabına izhar ediveriyordu.

Ramazan ayında ne arayıp ne bulacağız. Sofra kurulsun, pide, hurma, TV programları, hızlı teravih namazları, aceleyle içilen çay ve sigara.

Gürültü. İçimizdeki sesi boğacak. Ramazanın sonunda ise, elimizde bize kalanın ne olduğunu fark edemeden ay geçirmiş olacağız. Garip bir durum.

“İnsan düşerken unutuyor” diye bir söz kaldı aklımda. Nasıl bir düşüş. Zaten cennetten dünyaya düştük. Yükselmek gerekirken, neden daha da düşelim. Unuttuğumuz için düşüyoruz, hatırladığımız için yükseliyoruz. Nereye, cennette ki hâlimize. Unutmamamız gereken şey, ölümlü olduğumuz. Bu bütün hayatı hallaç pamuğu gibi savuruyor. Öleceğim, mükellef sofra, hiç ilgimi çekmiyor. Yakub’un (as) eline tutuşturulan parçalanmış gömleğin üzerinde kan yoktu. “Ne kadar insaflı bir kutmuş” deyiverdi. Olup biten ortada. Biz gürültünün bizi sağır eden, fark etmemiz önündeki setlerin içinde kaybolup gidiyoruz. Hayat işte. Hayat, ama öleceğiz. Ramazan ayı, kulağımıza öleceğimizi fısıldıyor. Geriye kalan on bir ay boyunca içimizde dönecek bir ses. İç sesimiz.

Mevlevî dedesi dervişanı sabah namazına uyandırmak için “Agah ol dedem” dermiş. Kalbinin olduğu fark eden insanların, ulu büyüklerin hareketlerinde teenni var. Acele etmiyorlar. Sakinler. Sanki bir sesi dinliyorlarmış gibi, dikkat hâlinde. Bu çok hoş bir hâl. Hafif oldukları için. Tüy gibi. Dünya omuzlarında değil, avuçlarında. Biz dünyayı sırtladık. Kıpırdayamıyoruz. Yüklerimizden kurtulmamız gerekiyor. Konforumuzdan vazgeçmemiz gerekiyor. Kendimizi kontrol etmemiz gerekiyor. Kalbimizi arada bir yoklamamız gerekiyor, “yerinde mi?” diye.

Ramazan ayı geldi. Her gelişi farklı. Çünkü bizler her an faklıyız. Yükseliş ve düşüşlerle farklı. Bize ne vereceğini bilebilmek iç sesimize bağlı. Denk getirdiğimizde o zuhurata, kazanımlarımız olacak. Beşerden insana, insandan Müslümana, Müslümandan mü’minliğe kanat vuracağız. Ramazan ayının başlangıcında, işin başında gökyüzüne bakarak söyleyebileceğimiz bir sözle zuhuratı bekleyebiliriz.

Entel Hadi Etel Hak, Leysel Hadi İlla hu!….

About Dogus