Hızır Kıssasından Hisseler…

Merhaba değerli dostlar!..

Bu ayın yazısını düşünürken, onlarca başlık geçti aklımdan. Fakat nasipte bu hikmetli ve derin konu varmış. Hızır (a.s) ile Musa’nın (a.s) yolculuğu…

Öyle ki işin zahirine baktığımızda, aklın, mantığın, şeriatın (hukukun) reddedeceği bir hadiseler bütünüyle karşı karşıyayız. Ek olarak şunu da söyleyeyim; eğer bu hikâye Kur’an’da değil de hadislerde geçseydi, kesin bizim ilahiyatçıların bir kısmı hemen reddederlerdi. Çünkü onlar akıl ve mantıkçı ya…

İşte bu kıssa, tamamen akıl, mantık, zaman ve sebepler üstü. Ulûl azim bir peygamberin bile talip olup anlaştıktan sonra tahammül edemeyeceği kadar sınırları ve sinirleri zorlayıcı acayip, garaip bir ‘ilmi Ledün’ kıssasıdır.

Zaten Musa’da (a.s) önce anlaşıp sonra tahammül edemediğinden, üç merhale sonunda pes etti.

Hızır (as.) O’nu, tâ baştan uyardı ve mazur gördü: “Dedi ki: “Doğrusu sen, benimle beraberliğe sabredemezsin.

(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?..” (Kehf 67-68.)

Hikâyeyi uzatmadan anlatalım…

Daha ilk sınavda, Hızır (as.) bindikleri gemiyi deldi.

Musa (as.’) bu ya… O direk çıkışı, o kötülüğe tahammülsüzlüğü, O’nu itiraza sevk etti. Halbuki Hızır’a (a.s) karışmayacağı konusunda anlaşma yapmıştı.

İkinci merhalede Hızır (a.s) işin dozunu daha da artırdı ve bir “masum” çocuğu öldürdü. Malumunuz Musa’nın (a.s) hayreti ve itirazı daha da arttı…

Az gittiler, uz gittiler dere tepe düz gittiler. Sonunda bir köye/kasabaya vardılar. Tabii bu arada Hızır’ı (a.s) bilmem de, Musa (a.s) çok acıkmış. Kasabalılar da yemek vermemişler nedense?…

Derken orada yıkılmak üzere bulunan bir duvarı Hızır (a.s) doğrulttu.

Musa (a.s) -“ Dileseydin buna karşılık bir ücret alabilirdin!” deyince, Hızır (a.s) dedi ki: “İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamanı)mız. Sana, üzerinde sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim…

– Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı.

– Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü’min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve inkâra zorlamasından endişe edip-korktuk.

Böylece, onlara Rabb’lerinin ondan temiz olmak bakımından daha hayırlısı, merhamet bakımından da daha yakın olanını vermesini diledik.

–  Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu.”  (Kehf. 78-82.)

Efendimiz (sav.) bu konuyla ilgili: “Allah İmran oğlu Musa’ ya rahmet etsin! Eğer sabredebilseydi, daha nice acâib ve garâib hadiseleri Hızır, O’na öğretecekti.” buyurmuşlar. (Buhari, Enbiya,27…

İşte bu hadiseler bize, fizik âlemi içinde meselelerin ancak ‘SEBEPLER’ ile yaşanıp, anlaşıldığını; bu sebeplerin kaldırıldığı anda da, aklın ne kadar aciz kalıp, hayret ve şaşkınlıkla itiraz edeceğini göstermektedir.

İnsan, genellikle varlığı sadece beş duyu ile kavrar ve bu beş duyu da bir boyut/frekans içinde, Allah’ın rahmeti ve imtihanı olarak sınırlı ve kısıtlıdır. Fakat modern insan, kendini kainatta biricik ve hesap sorucu olarak gördüğünden, bilgisinin, görmesinin, kavrama ve kapsama alanının dışında kalan her şeyi inkâr etme küstahlığından geri durmuyor. İşte Allah karşısında haddini bilen bir kul (Hızır as.), Musa’ya (a.s) onca esrarengiz derin ve hikmetli bilgileri öğrettikten sonra söylediği söz: -“ Allah’ın ilmi yanında senin, benim ve bütün mahlukatın ilmi, şu kuşun denizden gagasıyla aldığı su kadardır.”

“İdrak-i maali bu küçük akla gerekmez

Zira bu terazi bu kadar sikleti çekmez.” (Ziya PAŞA)

…………….

Hızır (a.s) bu hadiselerin manasını anlatıverdi elbette ama, hâlâ içinde güncel soru(n)lara cevap olacak tefsirler var.

Mesela -“kral beğenmesin diye bindikleri gemiyi delip hasarlı yapması…”

Bülbülü kafese sokan sebep güzel sesidir. Yâni siz, bir takım özellik ve güzelliklerinizle yeterli seviyeye ulaşamamış, doğumunuzdan gelen veya sonradan bir kaza sonucu cisminizde birtakım nakısalar oluşmuşsa, ilk bakışta bunlar şer gibi gözükebilir ve siz de Musa as. gibi şikâyet edebilirsiniz. Hâlbuki bu eksikler bizi, kendimizi beğenip şımarıklıktan alıkoyduğu gibi, gemiye el koyan kral gibi etrafımızda bize ait ve bize yakın olan maddî-manevî neyimiz varsa şöhrete, servete ve şehvete kurban olmaktan da kurtulacaktır belki de.

Kariyer, güzellik, zenginlik ve şöhret gibi beğenilecek şeyler, bizi kurtlara iştahla saldırtacaksa, onları cazip olmaktan çıkaracak hâle sokmalıyız, ya da mevcut hâlimizi saklamalıyız.

İşte Allah cc. sizi sevdiği zaman “fakirlikle, hastalıkla, çirkinlikle” öyle eksik, “hasarlı” ve “kusurlu” gösterir ki, “zalim, alçak, hırsız eşkıyalar bundan ötürü sizi beğenmesin, ne dost olsunlar ve ne de size musallat olsunlar” diye. Eğer bugün sade, sıradan ve hatta kırık dökük görünen bir hayatımız varsa, bilin ki sahildeki zalimin elinden kurtulmuş, sahili selamete ermişiz demektir, inşallah.

– Çocuğu öldürmesine gelince… Daha doğru ve rencide etmeden anlatabilirsek; bebek, çocuk ve genç ölümler, bize neyi fısıldıyor?.

Bir defa günahsız ve tertemiz bir ölüm. Ahirette şefaat… Ve hayatta kalan ailesi için ahirete bir köprü. Yâni mezar, artık karanlık bir kuyu, ahirette uzak ve sanal bir menzil olmaktan çıkıyor, canımızın, ciğerimizin yurdu oluyor ve buram buram burnumuzda tütüyor. Tıpkı Yusuf’un kokusu gibi.

Dolayısıyla her ölen çocuğun kaderine değil zatına ağlanır, özlenir ve üzülünür. Kadere inanan her mümin kul inanır ki, ergenliği gelmeden eceli gelmiş her çocuk, bu ölümle büyük bir hesap ve azaptan kurtulmuştur. Tabii en doğrusunu Allah bilir.

– Duvarın doğrultulmasına gelince…

“Altında hazine varmış fakat, sahipleri henüz çocuk olduğu için muhafaza edemez ve ellerinden alırlar” diye bir müddet daha beklemesi gerekiyormuş.

Bir kaç örnek vereceğiz fakat siz bu konuyu bir çok şeye teşmil edebilirsiniz. Mesela siz, en çok sevdiğiniz sanatı, mesleği, işi veya makamı bu sene elde etmek istiyorsunuz. Halbuki siz bu konuda yeterli bilgi, tecrübe ve otoriter güce sahip değilken iş başında olmanız, hem o işi zayi etmenize ve hem de sizden daha uyanık kişilerin hilesine karşın aciz kalarak kendinizi de zayi etmenize sebep olacaktır.

“Kim ki; bir şeyi vaktinden evvel istîcal (acele) eyler ise mahrûmiyetle muâteb (azar/paylanma) olur.”

(Ahmet Cevdet Paşa.)

İlim, kariyer, zenginlik, başarı da kenz/ hazinedir. Fakat onu koruyacak bir rüşde ermeden elde edersek, kış mevsiminde ekin ve meyvelerin çıkması gibi hepsini ayaz, don vurur, kavurur.

Yeryüzünde iktidara gelememek, başka başka ideallerimizin gerçekleşmemesi de, henüz hazır olmadığımızın veya yeterli gücümüzün bulunmadığından dolayı, Allah’ın rahmetinden tehir edilebilir. Veya ebediyen de size nasip olmaz. Peygamber ailesine nasip olmadığı gibi.

Başka… “Henüz nefsinizi terbiye etmeden iş başına gelip, haksızlık ve zulme bulaşmayasınız, kul ve yetim hakkı yemeyesiniz, milletin hakkını babanızın çiftliği gibi tepe tepe kullanmayınız” diye de Allah nasip etmeyebilir.

“Rüşvet, yalan ve dolandan korunasınız ve bundan dolayı da haramzadeler tarafından kovulasınız” diye de, Allah sizi çalıştığınız iş yerinde, şirket veya fabrikada sorunlu ve sevimsiz kılabilir.

“Dünya bir leştir, leşe de ancak köpekler talip olur. Kim o leşi isterse, köpeklerin arasına karışmaya sabretsin.”

(Ali bin Ebi Talib r.a)

İmam Gazâlî de derki: “Eğer bir makama (göz koyup) çok arzuluyorsan , orayı elde etmek için ordakinden daha kötü olmalısın.”

Allah cc. razı olduğu şeyleri sevmeyi bize nasip etsin.                        ◄◄                                              

About Dogus