Yeni Zelanda ve İçten İçe Kritik Bakış

Günlerden cumaydı ve her zaman olduğu gibi ‘hayırlı cumalar’ mesajları gelmeye başlamıştı. O cuma evde olduğumdan kendi başıma kahvaltı yaparken bir yandan da telefona bakıyordum. Saat 11:00’e doğru mesajların içeriği değişmiş, ‘sabır’ amaçlı mesajlar gelmeye başladığında, bir şeylerin iyi gitmediğini sezmiştim. Daha kahvaltıyı bitirmemişken, bir başka dost grubundan saldırının sansürsüz videosu gelmiş ve izlemeye başlamıştım. Boğazım düğümlenmiş ve sofradan büyük bir üzüntüyle ve çok karışık duygularla kalkmıştım. Neden ya da nelere üzülüyordum?

Bir paranoyağın, masum insanları gözünü kırpmadan, sanki bir bilgisayar oyunundaki gibi öldürmesine mi? Yoksa ‘sabır’ dileyenlerin neden ve nereye kadar sabır dilediklerindeki açmazlığa mı? Yani Allah için çalışıyor, her gün olmasa da her hafta inancın için taş üstüne ufacık da olsa taş mı koyuyorsun? Kendin okuyor musun? Okumuyorsan camii ya da derneklerde çocuk mu okutuyorsun? Ya da sadece lokallerde oturup zaman mı öldürüyorsun? Böyle olaylar olduğunda ise ‘ah vah’ etmekten başka sadece ‘sabır’ mı diliyorsun? Eğer Allah için bir şeyler yapıp ‘az kaldı, biraz daha sabret’ diyorsan, tamam bekleyelim şafağın sökmesini. Ama kılını kıpırdatmıyorsan, hangi sabır?

Afganistan, İran ya da başka bir ülkede, camii ya da toplantılara canlı bomba olarak saldıran Müslüman kılıklı adamlarla, bu adam arasındaki tek farkın kimlikleri, tek ortak noktanın ise Müslümanları öldürdükleri sonucu çıkıyor. En acı olanı ise, sonuçta öldürülen insanların silahsız, masum olmaları. Silahsız, masum olmayı bu tür saldırıların hepsi için genelleştirebiliriz: Ankara’da, İstanbul’da, Oklahoma’da, Paris’te, Cakarta’da yapılan bütün saldırıların ortak noktası hep aynı: paranoyak siyasi düşüncelerin, paranoyak taraftarlarının gerçekleştirdiği ‘ideolojik’ hareketlerden başka bir şey değil.

Ama ortak olmayan başka bir şey var. Bu tür eylemlerin hepsine ‘terör’ demeyip, Müslümanlar öldüğünde ‘saldırı-attack’ demekle yetinen Batılı medya da var. Eh, o da onların ikiyüzlü, seçici dünya görüşleri.

Bize düşen, tüm dünyaya kendimizi ispat etmek değil, bu sadece Don Kişot’luk olur. Çünkü önyargıları yıkmak, bir kayayı suda eritmekten daha da zor. Ya da mümkün, eğer taş yapınız biraz kireç barındırıyorsa. O zaman bir yargıya sahip olabilir, ama dış dünyaya da göz ve kulaklarınızı kapatmazsınız. Allah insanları farklı milletler olarak yarattığı gibi, insan inanç algı seviyesi de farklı farklı olarak yaratılmış. Kimi sadece duyduğuna inanır, yeni şeyler duymak istemez, duyduklarında ise tepki verir. Kimi ise hem duyar, hem okur, ama sadece kendi dünyasına algısı açıktır. Kimi de hem içeriye hem de dışarıya açıktır. Ama kendi inanç ilkelerine vakıf değilse ve dış dünyayı da okumaya başlarsa kafa karışıklığı ve gel-gitler yaşar.

Bundan bir kaç ay önce, Dücane Cündioğlu ile yapılan bir röportajı izlediğimde şuna benzer cümleleri duymuştum: ‘diktiğim binayı yıktım, şimdi bir gecekondu dikiyorum ve her tuğlasını özenle seçiyorum.’  Kendisini çok yakından takip etmememe rağmen, ifade ettiği dili çok beğendim. Binaları yıkıp, yeniden başladığını söyleyebilmek bile bir erdem.

Bir başka erdem Joram van Klaveren. (‘t Kennishuys.com yayınevinden ‘Afvallige’ kitabı yayınlandı.) Allah’ın nelere kadir olduğunun minicik bir göstergesi Joram. Erdemi ona iltifat eden Allah’a da şükürler olsun. Hz. Muhammed’i eleştiren bir kitabı yazmak için yola çıkacaksınız, sonra da kelime-i şehadet getireceksiniz. Herkesi mutlu eden bir gelişme idi. Joram için asıl mücadele şimdi başlıyor. Kendisi ile röportaj yapan Selahaddin’e ibadet edebilmesi için sureler öğrenmesi gerektiğini söylüyordu. Sıfırdan başlayacak, bizi tanıyacak, bazen çok mutlu olacak, bazen de hayal kırıklıkları yaşayacak, bizim yaşadığımız gibi.

 Doğuş ailesi olarak İslam’ı tercih eden Hollandalılarla yapılan röportajları düzenli aralıklarla yayınlıyoruz. Hepsinin genel olarak ortak noktası, bir keşif sonucunda İslam’ı tercih etmeleri. Hepsinin kendine has keşifleri var ve sonuç olarak Müslümanlığı tercih ediyorlar. Ama asıl hayat bundan sonra başlamıyor mu? Hayatı nasıl anlamlandırmak, içini doldurmak. Nasıl?

Biz Müslümanlarda bir rehavetin olduğu zaten aşikar. Hatta öyle aşikar ki bazen Yahudiler ve Hristiyanlar da cennete girecekler mi gibi tartışmaların da yaşandığına şahit oluruz. Ben de hep şunu düşünürüm. Cennete kimler girecek ki, ben girebilecek miyim ki, koskoca bir inanç grubunun girip girmeyeceğine karar vereyim. Üstelik burada akidevi-teolojik bir tartışma yapıldığının ben de farkındayım. Ama asıl meselenin bu olmadığını düşünüyorum.

Asıl mesele; ben nasıl inançlı kalabilirim, inancımı nasıl canlı tutabilirim, gerek kendi inancım içinde ve gerekse dışında, algımı nasıl geniş tutabilirim, tuğlaları seçerken hangi kriterleri belirlemeliyim, ‘dosdoğru yolda’ nasıl kalabilirim… sorularına cevaplar üretilmek asıl mesele. Gerisi gerçekten teferruat geliyor.

About Dogus