Nâgehân ol şâra vardım…

Mustafa Kutlu Bey bir yazısında, köyden şehre bineğiyle işlerini görmek için giden bir insanın, yol boyunca temaşa imkânına sahip olacağını ve bunun aynı zamanda bir kemal yolculuğu olabileceğini ifade etmişti. Yol boyunca Hak’kın yarattığı ve gözümüze ilişen her ne varsa, bütün bunların bizi terbiye edeceğini söyleyebiliriz. Zamanın akışı, mevsimlerin değişimi, gördüğümüz bir güzellik, bir canlıyı temaşa etmek ve  gönül hoşluğuna ermek bizi pekala yüceltebilir. Burada hız yok. Bir an önce olsun diye bir konu yok. Yani karşılıklı bir saygı var ortada. Bu saygı hali, neyin ne olduğunun anlaşılması ademoğlunu arif kılıyor. Marifet bir umman, ondan her kim nasiplenirse, ona kapılar açılır. Tabi bu daire olarak devam ederken, beraberinde yücelmeyi, kemali getirir.

  Şehirde yaşayan bizlerin, yukarıda ki durumdan nasipsiz olduğumuz aşikâr. Varlıkla iletişimimiz sahih anlamıyla yok. Ya da belirlenmiş bir iletişim  mevcut. Şehir dediğime bakmayın, zira şehir hayatın akışı içinde, insanı inşa eden bir aşama idi. Bir üst basamak. Şimdi bizler modern şehirlerde yaşıyoruz. Bu şehirlerde varlıkla iletişimimiz, sorunlu. Bu hem bizden, hem modern şehrin kendinden kaynaklanıyor. Ya da şöyle diyelim, şehir bizim gönlümüzün içinde, zihnimizin içinde olanların müşahhas hale gelmesidir. Dolayısıyla şehirde olup bitenler, içimizde olup bitenlerin gölgesidir. Küp içinde ne varsa onu sızdırır.

 Belirlenmiş bir iletişim dedim, buradan devam edeyim. Bir aralar “Artık dünya bir köy oldu” diye bir cümle kurulurdu. Bu iletişimin geldiği yeri işaretleyen bir teşbihti. Artık insanlar, iletişim vasıtalarıyla çok kısa sürede sesli ve görüntülü bir şekilde iletişim kurabiliyor. Köy yeri gibi, herkes herkesten haberdar. Dünya bir köy oldu. Doğru, çok doğru. Dünya bir köy, insanlar köylü. (Burada köyü ve köylüyü küçümsediğim anlaşılmasın). Ama kaybettiğimiz şehir oldu. Hayatın akışında bir üst basamak ortadan kalktı. Dolayısıyla fasid bir dairenin içine mahkum olduk. Burada bizi, şehre iletecek insanlığımızın isyanını engellemek için ise sanal bir hayat inşa edildi. Sahihliğin ve sahiciliğin ortadan kalktığı sanal bir hayat.” “Ben ilim şehriyim. Ali de onun kapısıdır. İlim isteyen kapıya gelsin.” sözünü veya “Nâgehân ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm / Ben dahî bile yapıldım taş ü toprak âresinde” diyen Hacı Bayram Veli’nin (k.s) nefesinin bizde bir karşılığı maalesef yok. Zira bu sözlerle muhataplık kurabilecek temaşayı, zevki perdeleyen sanal bir hayatı yaşıyoruz.

Bu köşede pek çok defa bu konulara değinmeye çalıştım. Bu köye dönen dünyadan bende azade değilim. Lakin ters giden işler var. Bunu Müslümanca irdelememiz gerekiyor. Bizlerde, hakim kılınan sanal dünyanın ve oyuncaklarının müşterisi olduk. Bu basite alınacak bir durum değil. Müslümanca yaşamak gayreti, hem hayatımızda hem zihnimizde örselenerek tard edilmeye çalışılıyor. Bazen iyi niyetle! yapılan işlerin bizi değerlerimizden uzaklaştırdığına şahit oluyoruz. Kendimizin, diğer insanların, gözümüzden kaçırılmaya çalışılan gerçek hayatın içine dönebilmek için gayret göstermeliyiz. Sosyal medya üzerinden değil. Hayatın içinde yer alarak. Sanal olarak tarlada ekim olmaz, dikim olmaz,  hasat olmaz. Ahiret yurdunda alacağımız mahsulün ekimini yapmak için toprağa, kendimize, şehrimize, medeniyetimize dönmeliyiz. Ama nasıl olacak bunlar diye sorulduğunda, niyet ederek, besmele çekerek ve bir adım atarak diyebilirim.

 Fanilik beşiğinde, bu dünyanın geçici bir yurt olduğunu unutturan ve sinsice kulağımıza fısıldanan masalların ayartıcılığından kurtulmak için, işe koyulmalıyız. Konuşmayı bırakıp iş yapmalıyız. Efendimizin kurduğu şehre, içimizde o şehri yeşerterek yürümeliyiz. Yol boyunca bizi temaşa edecek ademlere dirilişi aşılamalıyız. Dirilmeliyiz, ölmemeliyiz. Zira baki olan, galip olan yalnız Allah’tır.

About Dogus