Gönüllere hitap edebilmek

                                                                                                                  

2009 yılının yaz tatil döneminde kitap okumaktan zevk almaya başlamıştım. Başlıca gayemin dinimi doğru öğrenmek olduğu için, ‘dinî kitap’ türünden kitaplar okumaya gayret ediyordum. Fakat okuduğum kitaplar arasında konu bütünlüğü yoktu; Kur’ân meali, tefsir, hâdis, siyer ve diğer ilimlere ilişkin kitapları belirli bir düzene göre değil, karışık bir şekilde okuyordum. Ayrıca o dönemde güçlü bir şekilde esen mealcilik rüzgârının – bu rüzgâr hâlâ dinmiş değil – etkisinde kaldığım için, Kur’ân’ı ‘anlamak’ için çok vakit ayırıyordum. Bu süre içerisinde farklı kitapların yanında, Elmalılı’nın meali ve Muhammed Esed’in ‘Kur’ân Mesajı’ adlı Meal-Tefsirini okumuştum.

Nihayet 2010 yılının sonlarına doğru Seyyid Kutub’un ‘Fizilali’l-Kur’ân’ adlı tefsirini temin etmiş ve bu eseri büyük bir heyecanla okumaya başlamıştım. Tefsiri okumadan önce, fıkıh, siyer, hâdis; yani kısaca her ilimle alakalı malumât edineceğimi bekliyordum.

Çünkü Kur’ân bizim temel ve ilham kaynağımız idi. O hâlde böyle bir beklenti içine girebilirdim. Her ne kadar mezkur tefsirin bütün ciltlerini okumuş olsam da, tefsir tam manasıyla beklentimi karşılamamıştı. Yıllar sonra böyle bir beklenti içerisinde olmamın cahilâne bir yaklaşım olduğunu öğrendim. Zira, genellikle soyut bilgiden müteşekkil yazılı metin olan Kur’ân üzerinden, ne medeniyet inşa edileceğini ne de insanların gönüllerine hitap edileceğini idrak etmiştim.

Şimdi konumuz açısından kâdim geleneğimize bir göz atalım.

İsimlerini tarihe altın harflerle kazımış olan büyük şahsiyetler, Kur’ân ya da hâdisleri nakletmekle yetinmediklerini, aksine bu mesajı insanların gönüllerine nakşetmeye yönelik hareket ettiklerini görmekteyiz. Bu meyanda öncelikle Hoca Ahmed Yesevî’yi (v. 1166) örnek olarak verelim.

Yaşadığı dönemde Orta Asya’nın, vefatından sonra öğrencileri vasıtasıyla Anadolu ve Balkanların İslâmlaşmasında önemli bir yere sahip olan Hoca Ahmed Yesevî’nin en önemli eseri olan Divan-ı Hikmet, eserin adından da anlaşıldığı üzere hikmetli sözleri ihtiva etmektedir.

Her ne kadar o dönemde ilmi eserler Arapça ve Farsça kaleme alınmış olsa da, Hoca Ahmed Yesevî bu eserini hitap ettiği kitlenin Türk olmasından dolayı Türkçe kaleme alınmıştır. Divan-ı Hikmet’te Kur’ân ve Sünnet’ten ilhamla,

dünya hayatının geçiciliğinden tutun Hz. Peygamber’in (sav) hayatından çıkartılabilecek dersler, hikmetli sözler biçiminde ifade edilmiştir.

Hoca Ahmed Yesevî’nin bu şekilde hareket etmesi içinde yaşadığı toplumun yapısıyla alakalıdır. Çünkü Orta Asya İslâm’la müşerref olmadan önce, ozanlar türkü ve şiir yoluyla insanlara hikmetli sözler aktarırlardı. Hoca Ahmed Yesevî bu geleneği bozmak yerine, bu geleneği İslâmlaştırmak suretiyle insanların kalplerini peyderpey İslâm’a ısındırmaya gayret etmiştir.

Konumuza Mevlânâ’dan (v. 1273) devam edelim.

Bilindiği üzere Mevlânâ’nın en büyük eseri olan Mesnevi, tahkiye; yani hikâye anlatma sanatının yer verildiği bir eserdir. İbrahim Kalın’ın ifadesiyle tahkiye sanatı soyut ilke ve hakikatleri, varlık ve hayat içerisinde somut gerçeklik olarak ortaya koyar. Bu yönüyle tahkiye sanatı, insanların hayal gücüne hitap ederek onların aklî ve ahlâkî melekelerini harekete geçirmesinde yardımcı olur.

Bu hikâyeler insanlara Allah’ın birliğini, âlemin ihtişamını ve ahlâkî meziyetler üzerinde durur ve her hikaye, insanı bir ahlâki sonuca ve derse ulaştırır. Dolayısıyla tahkiye sanatının amacı, sadece insanları eğlendirmek değil, insanın aklına ve kalbine hitap ederek fıtratına uygun bir varlık hâline gelmesine katkı sunmaktır. Mevlânâ’nın bugün hâlâ gündemde yer tutmaya devam etmesinin sebebi, tahkiye sanatının ustaca kullanmasından dolayıdır. 

Tahkiye sanatından farklı olarak, insanların şiirden de etkilediğini bilmekteyiz.

Bu bağlamda Yunus Emre’yi (v. 1321) örnek olarak verebiliriz. Yunus’un şiirlerinin temel özelliği, ilahî mesajı, kısa, öz ve halk dilinde ifade etmiş olmasıdır. “Ana rahminden geldik pazara, bir kefen aldık döndük mezara” diyen Yunus, dünya hayatının geçiciliğini veciz bir şekilde ifade etmiştir. Ya da “cana cefa kıl ya vefa, kahrın da hoş lütfun da hoş, ya dert gönder ya da deva, kahrın da hoş lütfun da hoş” mısraları, bu dünyanın imtihan dünyası olduğunu ve insanın her halükarda Allah’a hamd etmesini gerektiği veciz bir şekilde ifade etmekle kalmamış, bu hakikati evrensel bir dille ifade etmiştir.

Öte yandan insanların müzikten de her daim etkilendiğini bilmekteyiz. Bu meyanda Türk musikisinin üstadlarından olan Buhirizade Mustafa Itri’ye (v. 1712) kısaca değinmek gerekir.

Teravih ve bayram namazlarında büyük bir heyecanla okuduğumuz tekbir ve salavatların bestekârı olan Itri, Allah’ın büyüklüğünü ve Peygamber sevgisini musiki yoluyla insanların gönüllerine nakşetmesine muvafık olmuştur.

Sözün özü, eğer bugün ilahî ve nebevî mesajın insanlığın gönlüne hitap etmesini istiyorsak, kendimizi salt manada Kur’ân ayetleri ve hâdisleri zikretmekle iktifa etmek yerine, bu mesajı, şiir, hikâye, roman, musiki, tiyatro, sinema, dizi ve başka yollarla insanlığa sunmaya gayret etmemiz gerekir.

About Dogus