Modern eğitimin veremediği

Geçen ayın yazısında, modernitenin tek tip insan modelini dayattığını ve modernitenin insanı insan olmaktan çıkartıp monoton bir hayat sunduğunun üzerinde durmuştuk. Ayrıca günümüz dünyasında ruh ile beden, madde ile mâna ve dünya ile ahiret arasındaki bütünlüğün ihmal edildiğini ve bu durumun, sömürü ve tüketim düzeninin oluşmasına sebebiyet verdiğinin altını çizmiştik. Bu yazımızda ise, modern eğitim bağlamında konumuzu detaylandırmaya çalışacağız.

Günümüzde insanlar modern, barbar, Batılı veya Doğulu gibi vasıflar ile tanımlanır. Ancak bu vasıflar insanlar tarafından belirlendiği için, görecelidir ve insanın bütününü ifade etmekten uzaktır.

Mahmud Erol Kılıç’ın ifadesiyle, dünya nüfusu, mekân ve zamanın farklılaştıramadığı ihtiyaçlarda buluşan ve benzeşen insanlardan oluşmaktadır. Bu insanların Doğu veya Batı’da yaşıyor olması, onların ölüm, acı, endişe ve aşk gibi aynı duygu ve hâlleri yaşıyor olmalarını engellememektedir. Bunu insanın “özü” olarak da ifade edebiliriz. Oysa modernite, insanın kendisini ihmal ederken insanın özünü boşaltmaya; yani madde ile mânanın arasını açmaya çalışmaktadır. Bu sebeple insan üzülen ve ağlayan bir varlık olarak değil, âdeta bir makina olarak tasavvur edilmektedir.

Böyle olduğu için modern insan, sadece sahip olmaya çalışır ve üretime/tüketime katkı sağladığı müddetçe değerli kabul edilir ve acziyetinin farkında olmadan hareket eder.

Maddî üretim ve tüketimin merkezde olduğu bir dünyada oluşan ve şekillenen modern eğitim, hâliyle  insanı eğitmekten ziyade meslek kazandırmayı öngörmektedir. Hâlbuki kâdim geleneğimiz, eğitimi yalnız “meslek” eğitimi olarak görmez, aksine eğitimi beşikten mezara kadar süren bir “serüven” olarak değerlendirir.

Bu nedenle hayatın bütünü eğitimin konusudur ve insanoğlu hayatın sonuna kadar talebe olmaya devam eder. Hayatın bütünlüğü içerisinde acı ve mutluluk iç içe geçmektedir. Ancak  modern eğitim, acı ve kederi görmezden gelmeye çalışmaktadır. Böyle olduğu için, hastalık ve yaşlılık gibi durumların olumsuzluk taşıdığına inanılır, hatta en ufak bir sarsılma modern insanın hayatını alt üst etmeye yeterli bir sebep oluşturur. Buna karşılık kâdim geleneğimiz, “kahrın da lütfun da hoş” (Niyaz-i Mısri) ve “bir şeyin olup olmaması senin nezdinde müsavi (eşit) değilse nakıssın evladım” (Amiş Efendi) sözleriyle olumsuz olarak görünen; bir başka deyişle insanın aciz kaldığı durumlar üzerinde tefekkür etmeyi ve bundan ders çıkarmayı öğütler. 

Hayat bütünlüğünün ihmal edilmesinin bir başka sonucu, icra edilen mesleklerin sadece maddî açıdan değerlendirilmesinde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle doktor işinin sadece hastayı tedavi etmekten ibaret olduğunu düşünür ve hastanın beklenti ve endişelerini dert edinmez, ilaç sektörü ölümcül hastalıkların artmasına sevinir, avukatlar gereksiz yere davanın uzamasına gayret eder ve memurlar işlerin gereksiz yere aksatılmasını umursamaz. Bu olumsuz tabloyu çizerken, işini dört dörtlük yapan çok sayıda avukat, doktor ve memurların olduğunun da altını çizmemiz gerekir.

Peki bu durumda ne yapılabilir?

Başta aileler olmak üzere, camiler ve vakıflar modern eğitimin veremediği özellikleri insana kazandırmaya yönelik projeler geliştirmelidir. Bu bağlamda kâdim geleneğimizden ilhamla, fedakârlık, dostluk, adalet, sorumluluk bilinci ve tevekkül gibi özellikleri bugüne nasıl taşıyabileceğimizin üzerinde durmamız gerekir. Bunu manevî eğitim olarak da adlandırabiliriz. Aksi takdirde toplum, hayat bütünlüğünden kopuk insanlarla dolu olmaya devam edecektir. Bununla beraber insanoğlunun acziyetini hatırlatacak ve insanın evrenin sahibi değil, evrenin bir parçası olduğunu yeniden hatırlatacak projeler geliştirmemiz elzemdir. Bu çerçevede kulağımızın aşina olduğu, fakat mahiyetini anlamaktan uzaklaştığımız Yüce Allah’ın 99 ismi olarak bilinen Esmaü’l Hüsna’nın bize yeni ufuklar açacağını düşünmekteyim. Zira kâdim geleneğimizin irfan sahipleri, Allah’ın 99 isminin, görülen âlemin yapı taşları olduğunu belirtir.

Bir başka ifadeyle, bütün yaratılış bu isimler üzerinde bina edilmiş ve Cenab-ı Hakkın isimleri bu âlemde sürekli tecelli etmektedir. Öyleyse bir doktor mesleğini icra ederken aslında Allah’ın Şafii; yani şifa veren anlamına gelen isminin tecellisini yansıtmaktadır. Aynı şekilde bir mimarın eserleri Cenab-ı Allah’ın Musavvir; yani her şeyi belli bir şekil ve özellik vererek yaratan isminin tecellisini yansıtır. Keza bu bilinçle hareket eden hukukçu Adl; yani mutlak adalet sahibi olan Allah’ın yeryüzündeki adaletini yansıtır.

Sözün özü: Eğitim ve iş hayatına madde ile mâna arasındaki bütünlüğü sağlamanın yolu, acziyetimizi bilerek hareket etmekten geçer.

About Dogus