Aynı göğün altında üç nefes

‘Aynı Göğün Altında Üç Nefes’ TRT’nin yayınlamış olduğu bir belgesel. Hayatımda izlediğim en anlamlı belgesellerden biri. Ve en çok ders aldığım. Bebek bekleyen üç kadının hayatını konu ediniyor. Gizem, Karima ve Esma adındaki kadınların farklı yaşam koşullarındaki hayatlarından görüntüleri izliyorsunuz.               

Üç farklı hayat. Gizem, İstanbul’da durumu gayet iyi, çalışan, modern, hamile bir kadın. Esma, Manavgat’ın bir köyünde ineklere bakan, tarlasına ekin eken genç bir kadın. Karima ise Afganistan’dan Türkiye’ye gelmiş mülteci kadınlardan biri. Üçünün ortak özelliği ise, yakın bir zamanda dünyaya bir bebek getirecek olmaları.                

Yaşadığımız çevreler düşünce yapımızı ve hayatımızı şekillendiriyor. Bunu belgeseli izlerken çok iyi anlayabiliyorsunuz.               

Metropol şehirde yaşayan Gizem, doğal olarak çevresinde gördüğü kültürün etkisinde kalıp, bebeği daha kucağına almadan bir dünya hazırlık içinde buluyor kendini. Hastane odaları süsleniyor, organizasyon şirketleriyle anlaşılıp bebek hatırası hediyeler hazırlanıyor, fotoğraf çekimleri için fotoğrafçı kapıda bekliyor. Bebek kıyafetleri çekmeceleri dolduruyor. Bebek odası hazırlanıyor. Beşiği süsleniyor, kapısı süsleniyor, hatta kıyafetlerin asılacağı askılar bile süsleniyor. Burada insanlar çocuklarını âdeta pamuklara sarıyor.             

Köyde yaşayan Esma, doğum anına kadar tarlasına da gidiyor, hayvanlarına da bakıyor. Eşine naz yapmak bir yana, O’nu göremiyor bile. Hayatı tek başına göğüslemek zorunda kalıyor. Ve doğum anı geldiğinde otobüse binip hastaneye gidiyor. Konvoylarla hastanelere gidenlerin aksine tek başına tutuyor hastanenin yolunu. Eve döndüğünde bebeği yatıracak bir beşiği bile yok. Ama ne fark eder ki, yere bir yatak seriyor ve çocuğunu oraya yatırıyor, orada besliyor, büyütüyor. Ha beşikte ha yer yatağında; çocuk bir şekilde büyüyor! Büyük beklentileri olmayan insan her koşulda mutlu oluyor.       

Ve mülteci olan Karima, evinde eşyalar olmadan yaşarken dahi diğer çocuklarıyla hayata tutunuyor. Batman’da küçük bir evde bir kaç eşya ile yaşıyorlar. Oturacakları koltukları bile yok. Eve bazen akrabaları da gelip gidiyor. Bebeği dünyaya geldiğinde ona bir beşik buluyorlar ve yatırıyorlar. Çocuklarına isim koyarken, aileden herkes çoluk çocuk bir isim söylüyor, onları kağıda yazıp kur’a çekiyorlar. Hangi isim çıktıysa o ismi veriyorlar bebeğe. Dayıları bebeğin kulağına ezan okuyor.

Bu anlattıklarım beni en çok etkileyen görüntülerdi. Aslında insan hayatının ne kadar sıradan olduğunu anladım. Değer verdiğimiz şeylerin ne kadar boş olduğunu.               

Çoğumuz metropol şehirlerde/çevrelerde yaşıyoruz. Ve dünyaya bir bebek getirirken, onun ahlâkından çok gereksiz detaylarla uğraşıyoruz. Odasını seçmek için mağaza mağaza geziyoruz, küçük hediyelere gereksiz masraflar yapıyoruz. Süsler, pastalar vs. Bu tamamen “kültürle” alakalı diyebiliriz. “Çevremde herkes böyle yaparken bende özenip yaptım” diyebiliriz. Peki ya ‘Hayatta gereksiz detaylarda boğulurken en önemli şeyleri kaçırıyorsak?’              

Özel günleri kutlama adına israfa girip gereksiz masraflar yapmaktansa, çocuğumuz adına veya eşimiz, sevdiklerimiz adına sadaka vermeyi düşünsek daha hayırlı olmaz mı? Eminim ki bir yetimi, fakiri sevindirmek bizi daha mutlu edecektir. Yardıma muhtaç bir kişinin elinden tutmak hem dünyamızı hem ahiretimizi güzelleştirecektir.            

 Ne demiş  Bediüzzaman; ‘Cennet ucuz değil ve dahi cehennem lüzumsuz değil.’  

Ucuz olmayan bir cennete şimdiden yatırım yapmak lazım öyleyse.

About Dogus