“Asr’a yemin olsun!..”

“Öyle bir geçer zaman ki…”!

Merhaba değerli dostlar!..

Yıllardır üzerinde düşündüğüm ve düşünürken de yine tutamadığım şeyi, ‘zamanı’ değerlendirmek istiyorum.

Ömür dediğimizi yıllar, yıl dediğimizi aylar, ay dediğimizi günler, gün dediğimizi saatler ve saat dediğimizi de dakika ve saniyeler oluşturuyor. Demek ki ömür veya bir şeyin kemâli, aslında hayatın en küçük cüzlerinden vücuda gelmektedir.

Suçlu zaman mı, yoksa dram mı ağartan saçlarımı?…

Saçların ağarması, yaprakların sararıp, ömür takviminden yere bir bir düşmesi dert değil de, onun içini doldurup, hakkını verememek hüznümüzü, kaygımızı ve hüsranımızı artırıyor.(ASR Sûresi)

Şu hayatı tüketirken -bir dava/ mesele veya meslekte,- hiç yaşamamış gibi iz bırakmadan gitmek var ya; işte asıl kayıp budur bence.

Buz satan bir adam, sıcak Ağustos ayında: “Sermayesi eriyen bu zavallıya acıyın!…” diyerek yalvarırken, merhum Fahreddîn-i Râzi; “ İşte!.. ASR sûresinin tefsirini buldum.” der. Ömrün, buz gibi eridiği, kum saati gibi akışı içinde, imandan, salih amelden yoksun, hakkı hakim kılmak gibi bir derdi, tasası olmayanlar ve bir takım sıkıntılara sabredecek yüreğe sahip olamayanları zaman, kılıç gibi kesecektir.

Zaman, su misali aktığı gibi, su misali kıymeti de az biliniyor. Allah cc. zamanın bütün boyutlarına/ vakitlerine: “Vel’Fecr/ sabaha, Ved’Duha/ kuşluğa, Vel’ASR/ ikindiye veya yüz yıla, Vel’Leyl/ geceye, Ven’Nehar/ gündüze…” yemin ederek değerini idrak etmemizi istiyor.

Fakat bize sorsan, “vakit geçiriyoruz.” diyerek; bütün servetimizle bir dakikasını bile satın alamayacağımız ve pişmanlıkla geriye getiremeyeceğimiz en kıymetli nimet olan zamanımızı, daha doğrusu kendimizi ziyan ediyoruz.

“Eğer hemen değilse hangi vakit?…”

Saint François.

Müslüman, aslında ibn’ül vakt (zamanın çocuğudur.) Yâni her işi vaktinde ertelemeden yapar. Gel gör ki şeytanın en sinsi hilesinden biri de, “yapma!” demez ama hep yarınlar -Tûlû Emel’ler- ile “hele yaparsın!” diye diye geçiştirir.

Yerin üstündekiler hep “yarınlarla”, “yaparız”, “ederiz”, “zamanla inşallah” gibi ertelemelerle oyalanırken; yerin altındakiler de, “keşkeler”le: “Keşke Allah’a şirk koşmasaydım. Keşke ibadetlerimi ihmal etmeseydim. Keşke filan çayı değil de peygamberi dost edinseydim. Keşke… keşke toprak olsaydım da bugünü görmeseydim – “Yâleytenî küntü turâba.” sözleriyle dönüşü olmayan pişmanlıklar içinde feryad ederler.

“Cehennem halkının en fazla çığlıkları (güzel işlerini, tövbelerini) tehir etmekten / ertelemekten / yarıncılıktan kaynaklanır.” (Hafız Irakî, bu hadisin kaynağını bulamadığını söylemiştir. bk. Tahricu ahadisi’l-İhya-ihya ile birlikte- 3/117).

İşte bu ertelemeci mantığın yanlışlığını Şeyh Muhammed Parisa ne güzel anlatmış:

“Halkı gâfil, kemâli keselinden (aşırı tembellikten) bir laf eder. ‘Yarın olsa da bir iş işlesem…’ der. Bilmez ki bugün, dünkü günün yarınıdır. Bugün ne işlemiştir ki, yarın ne işleye!…” der.

O hâlde bütün varlık ve benliğimizle ânı kavramalıyız. ‘Dem, bu demdir.’ demeliyiz.

Çünkü dün geride, mazide kaldı. Yarın meçhul ve henüz gelmedi. İşte bütün vârım/ varlığımız şu anda, onu yaşamalıyız. En güzel tiyatroyu, sohbeti, konseri ve İbadeti/ tavafı bile telefonların şuursuz kameralarına çekeceğiz diye, canlı (ânı) ıskalıyor hissedemiyoruz.

Abdullah El Tüsteri’ye sordular:

“Hak yoluna giren sâlik, ne zaman rahat ve huzur görür?” Buyurdular ki: “İçinde bulunduğu zamandan başka, herhangi bir vakit ve an tasavvur etmediği zaman.”

Demek ki, “Mutluluk bir varış değil, yolculuktur.” (Konfüçyüz.)

İlimden ibadete, işten sanata bütün kazanımlar, az da olsa sürekli yapılanlarla elde edilmektedir. “Allah Teâlâ’ya amellerin en makbulü, az da olsa sürekliliği olanıdır.” (Hz. Muhammed sav.)

Cemil Meriç, tembel insanlardan bahsederken; onların, kendi üzerine vazife olan doğal işleri küçümsediğinden dolayı yapmadığını, buna karşın sürekli en ideal olanın peşinde hayalinde, fakat henüz imkânsız olduğundan, ona da bir türlü erişemeyip yapamadığını; böylece bu bahaneler ve temenniler ile zamanın hakkını vermeden, görevlerini ihmal ederek tembel tembel yaşayıp gittiklerini anlatıverir.

“İnsanın yapmadığı işler, yapmak istemediği ve yapamayacağına inandığı işlerdir.”

(Z. Gündüzalp.)

Evet, şimdi tekrar tekrar soralım kendimize: Zihnimizde ve dilimizde sürekli düşünüp söylediğimiz. Temennilerle bir ömür tükettiğimiz, toplumda sürekli birbirimize tavsiye ettiğimiz, hamasetle savunduğumuz vazifelerimizi yapmak için neyi bekliyoruz?…

“ Eğer hemen değilse hangi vakit?…”

            …

About Dogus