Monoton Hayat

 

İçinde yaşadığımız dünyanın nüfusu, farklı din, dil, kültür, ırk mensupları tarafından oluşması, bizleri ilk bakışta farklılıkların yoğun olduğu bir dünyada yaşadığımızın izlenimini vermektedir. Bu izlenim belirli ölçüde doğru olmakla birlikte, modernitenin oluşturduğu ve dayattığı hayat tarzı, dünyada farklı din ve kültürel farklılıkların varlığını korumak yerine, “tek tip insan modeli”ni dayatmaktadır. Şimdi bunu biraz açalım.

Son yıllarda yapılan araştırmalar, yakın zamanda dünya ekonomisinde ciddi değişiklikler meydana geleceğini, dahası doğu dünyası içerisinde yer alan Çin ve Hindistan gibi ülkelerin ticaret pazarlarındaki etkinliğini arttıracağını öngörmektedir. Batı dünyasının hâkim olduğu dünya düzeninden usanmış olanların bu duruma sevinmesi, elbette doğal olarak karşılanmalıdır. Ne var ki bu çerçevede önemli bir hususun gözden kaçırıldığını düşünmekteyim. Her ne kadar Çin, Hindistan, Japonya, Güney-Kore, Brezilya ve hatta Türkiye gibi ülkelerin ekonomileri son yıllarda büyümüş olsa da, hatta gelecek yıllarda büyümeye devam edecek olsa da, bu ülkelerde modern küresel iktisadi sistem, Batılı hayat tarzı ve bireyselleşmenin güç kazandığı görülmektedir. Türkiye örneğinden de gördüğümüz üzere, refah seviyesinin yükselmesi aynı zamanda aile yapısında köklü değişikliklere yol açmış ve bireyselleşmeyi arttırmıştır. Buradan refah seviyesinin yükselmesine karşı olduğum anlamı çıkmamalıdır. Aksine, vurgulamak istediğim husus, modernitenin özünde bir değişiklik yaşanmadığı için, en fazla modernitenin gömlek değiştirdiği söylenebilir.

 

Bugün Hollanda ya da Türkiye’de yaşıyor olmak, insanları modernitenin ağına düşmekten kurtarmamaktadır. Zira modernitenin kolları, McDonalds, Netflix, Facebook, İnstagram ve moda kıyafetiyle dünyanın her tarafına ulaşmaktadır. Kısa bir zaman önce Black Friday (Kara Cuma) adı altında dünyaya yayılan alışveriş çılgınlığını, bu meyanda örnek olarak verebiliriz. Ayrıca, bundan daha 10 yıl önce Hollanda’da ayda bir defa Pazar günü sadece büyük şehirlerdeki dükkânlar açılırken, bugün artık dükkânların kapanmadığını; yani tüketime hiç ara verilmediğini görmekteyiz. Hâlbuki, Hollanda’da dükkânların Pazar günleri kapalı olduğu dönemlerde insanların aç ve susuz kaldığını en azından benim görmediğimi belirtmeliyim. Modernitenin oluşturduğu tüketim tutkusu ve lüks hayat yaşama arzusu sonu gelmeyen para biriktirme ve harcama isteği gerektirdiği için, kadınların da en azından parttime çalışmasına zorlamaktadır ve bunun sonucunda aile yapısında köklü değişiklikler meydana geldiği görülmektedir. Bu yoğun iş temposu hâliyle ailelerin yaz dönemi veya yıl sonunda yorulmasına sebep oluyor ve aileler zorunlu olarak tatile çıkma ihtiyacı hissediyorlar. Tatil sonu ise çark kaldığı yerden dönmeye devam etmektedir. Kısaca modernite, insanoğluna monoton bir hayat sunmakta ve insanlar gönüllü ya da gönülsüz bu çarkın içinde yer almaya zorlanmaktadır. Hayatımız maddiyat üzerine kurulduğu için, insanoğlu insan olduğu için değil, ekonomiye katkı sağladığı müddetçe değerli görülmektedir. Bu sebepten dolayı, insan yaşlandığı zaman yalnızlığa terkedilmektedir ve hastalandığı zaman, çoğu zaman iyileşmesine gayret edilmediği görülmektedir.

 

Günümüzde yoğun olmak olağan bir durum olarak görülmekte ve insanlar yoğunluktan haftanın nasıl bittiğini anlayamamaktadır. Üstelik bu yoğunluk, tefekkür etmeye vakit bırakmamakta ve bu nedenle artık doğru dürüst şiir ve türkü yazamadığımızı görmekteyiz. Şiir ve türkü yazmak bir tarafa, Yunus Emre’nin sarı çiçeğe neden sorular yönelttiğini, Mehmet Akif’in bülbüle neden serzenişte bulunduğunu, Neşet Ertaş’ın allı turnaya neden havada uçtuğunu sormasını ve iki kekliğin bir derede neden öttüğünü anlamaktan uzağız.

Günümüz dünyasında ruh ile beden, madde ile mâna ve dünya ile ahiret arasındaki bütünlüğün ihmal edilmesi, sömürü ve tüketimin hâkim olmasına ciddi manada sebep olduğu kanaatindeyim. Bununla beraber teknolojik gelişmelerin devam edeceğini ve bu durumun hayatımızda köklü değişikliklere yol açmaya devam edeceği gerçeği ile karşı karşıyayız. Hatta bu yoldan geri dönüşün olmadığını da bilmekteyiz. Dolayısıyla bu gerçek karşısında ruh ile beden, madde ile mâna ve dünya ile ahiret arasındaki bütünlüğü; yani insanın insanlıktan çıkmamasına gayret etmemizin elzem duruma geldiğini düşünmekteyim.

“Her bahar bir çiçekle başlar” sözünden hareket ederek, insanoğlu, önce kendini düzeltmeye gayret etmeli ve ancak o aşamadan sonra çevresini eleştirmelidir.

Bu nedenle denilebilir ki, sosyal medya kullanalım, fakat günümüzü sosyal medya ile heba etmeyelim; kadınlarımız ailenin tüketim tutkusu ve para biriktirme hırsına katkı sağlamak için değil, kendilerini geliştirmek ve topluma faydalı olmak için okusun ve çalışsın; tatil yapalım ama tatil döneminde yeni şehirler keşfetmeye gayret edelim, doğa ile iç içe olmaya çalışalım ve ailemizle vakit geçirmeyi ihmal etmeyelim.

En önemlisi de, hayatımızın her dakikasında, bu hayatın sonsuz olmadığı gerçeğinden hareket edelim.

 

About Dogus