Kutsamak mı yaşamak mı, Niçin  indi  KUR’ÂN?…

Murat-Altun-02

Merhaba değerli dostlar!.. Anlaşılması umuduyla ve merhum Aliya İzzet’in hikmeti/bilgeliğinden de istifade ederek; karanlıklardan aydınlığa çıkaran, hidayet rehberi Kur’an’ı, gece gündüz, cüz cüz sürekli okumamıza rağmen, nasıl düşünce ve amelde cehalet karanlığında kaldığımızı anlamaya çalışalım inşallah.

 

Bir gün Efendimiz (sav.) Kur’an-ı kastederek “İlim yeryüzünden kaldırıldığı zaman…” buyurmuş.

Bir sahabe bunu, maddî anlamda (mushaf’ın kaldırılışı) olarak anlamış ve: “Elimizde tuttuğumuz kitap nasıl göğe kalkar?..” diye hayret etmiş.

Efendimiz (sav.), buradaki mecâzi ifadeden mushafı değil, Kur’an-ı, yâni manayı kastettiğini ve örnek olarak da: “Yahudilerin de elinde kitap (tevrat) yok mu?…” diye mânâdan, amelden yoksun, hükümsüz bırakılan bir kitabın varlığından söz edilemeyeceğini ifade ederken onu terk edenleri de Allah’a şikâyet etmiş:

“Peygamber dedi ki: ‘Ey Rabbim! Doğrusu kavmim şu Kur’an’ı (devre dışı) terkedilmiş hâlde bıraktılar.’’(Furkan 30.)

 

Aliya İzzet Begoviç: “Bu kitaba olan teslimiyet bitmiyordu ancak, aktif karakterini kaybetmiş (Kur’an), kanun otoritesini kaybedip, buna karşın eşyaların kutsandığı (tılsımlı mistik) bir kitap hâlini aldı.”

Bilge kralın dediği gibi, bu din maalesef, (kutsanarak) ayakları yerden kesilip, yüceltilerek(!) hayattan kovuldu.

Kur’an, zaten “yaşansın” diye göklerden aşağı tenzil eyledi. Biz ise tekrar onu kutsayarak -yaşamamak için- duvarlara asıyor, yukarı doğru kaldıra kaldıra bulutların üzerine çıkarıp, erişilmez tılsımlı bir mucize olmasını istiyoruz.

Mekke müşrikleri ve helak olan topluluklar da aynı böyle kutsadıklarından dolayı, kimisi yemeyen-içmeyen melek bir peygamber istedi, kimisi de Allah’ı çok yücelerde (uzaklarda) bildiğinden dolayı, yeryüzüne müdahil olmasını istemediler.

O yüzden Kur’an’da ayetlerin çoğu bu algıyı düzeltmek için: “Allah, göklerin (ilâhı), Rab’bi olduğu gibi, yeryüzünün de ilâhı: (Aşk ile sevilen, korku ve (haşyetle) saygı duyulan, hükümlerine gönülden boyun eğilen) Rab’bidir:(terbiye edici, rızık verici, yaratan ve yasa koyanıdır.” buyurmuş.

Fakat en kolayca, cahilce ve haince yapılan şey; mushafı kutsayıp belden yukarıya kaldırıp, onun manası (Kur’an’ın) emir ve yasaklarını çiğneyerek ayaklar altına almaktır.

Bütün bir hayata nizam veren bu Kitab, öyle bir hâle geldi ki; “dirileri uyarmak için.” (Yasin 70) haykırırken daha çok “ölülere” okundu. Törenlerde, merasimlerde, taziyelerde hep pesten ve tizden güzel seslerle mest etti. Fakat mânâsı anlaşılmak ve yaşanmak istenmedi.

“İbret olmaz bize her gün okuruz ezber de

Yoksa hiç mana aranmaz mı bu ayetler de

Lafzı muhkem yalnız anlaşılan Kur’an’ın

Çünkü kaydında değil hiç birimiz mananın

Ya açar nazmı celilin bakarız yaprağına

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kuran şunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için.”

(Mehmet Akif ERSOY)

 

Aliya İzzet Begoviç: “Yorumlanmasın da bilgeliğin yerini, ince ince (kafa ütüleme) yorumlar, büyük fikirlerin yerini okuma becerileri aldı.(…)

Hep daha az anlaşılarak, daha çok güzel sesle okundu.

(Çünkü) Kur’an’la yollarını ayıramayacak durumda olan, fakat aynı zamanda hayatlarını onun isteklerine göre düzenleyecek kudrette olmayanların işine gelmekteydi.

Kur’an-ı Kerim’in sesli olarak aşırı okunmasındaki veya ezber okunmasında ki psikolojik açıklamayı burada aramak gerekir.

(O hep okunuyor) sonra yine sesli olarak okuyorlar, bir defa olsun uygulamak zorunda kalmamak için bir cümlesini binlerce defa tekrarlıyorlar.

Hayatta nasıl uygulanacak sorusundan kaçmak için… (…) anlaşılan bir manası ve içeriği olmaksızın (Kur’an’ı) çıplak bir ses hâline getirdiler.”

Değerli okuyucu kardeşim!..

Anlatılan onlarca örnek ve ibretlik kıssalar, yaşanan çağa örnek olması gerekirken, müşrikler,: “eskilerin masalı.” (Kalem 15) dediler.

Bugün Müslümanların bir kısmı da bundan farklı düşünmüyor aslında.

Bu ayetleri günümüze taşıyıp, hayata indirdiğiniz zaman, radikal veya siyasal İslam yaftasıyla karşılaşır, mevcut yapılara karşı tehdit oluşturursunuz.

Misal, Firavun: Yeryüzünde siyasi otoriteye sahip, piramidin en üstündeki zalim yönetici. Kur’an, bunun kurduğu sistemin çarklarının nasıl ve kimlerle döndüğünü anlatırken, onu anlamadan sadece sevap kazanmak için okumak, bizi bu düzenin kölesi olmaktan kurtarmayacaktır.

Haman: O zalimin zulmünü meşrulaştıran ve taktik veren vezir/ danışman.

Karun: Musa’nın kavminden olmasına rağmen, Firavunun tarafında yer alan, fakiri horlayan şımarık zengin.

Bel’am: “Evliyalık” makamına yükseldikten sonra, Musa’nın, yâni hakkın tarafında olacağına, güçlünün tarafında yer alıp, Allah’ın ayetlerinden sıyrılan, “Dili sarkık soluyan bir köpek” (Araf 176) gibi alçalan din adamı. Bugünde, modern çağdaş Firavunlar bunların fetvaları veya dalkavukluğu yüzünden yaptıkları zulmü hoş görüyorlar.

Sihirbazlar: Onlarda hakkı batıl, emini hain gösteren, halkı aldatan, (bugünün medyası gibi) Firavun’un sarayında istikbal gözeten göz boyacıları idiler.(sonra iman ettiler)

İşte burada bunları özel isim ve şahıslar olarak okuduğumuz da, tarihte yaşanmış ve bitmiş bir gece masalı hikâyesine çevirmiş olacağız. Ve böylece günümüzün Firavunlarını, Hamanlarını, Belamlarını bilmediğimiz gibi, Musa ve Harunlarını da bilmeyip, hatta onları hain ve bölücü düşman olarak göreceğiz. Çünkü onlara Firavunun sarayından bakmış olacağız.

 

Aliya İzzet Begoviç: “İslam dünyasının söz ve amel arasında iki arada bir derede bulunmasının bütün hakikati, fuhşu ile pisliği, adaletsizliği ve pısırıklığı, ihtişamlı fakat içi boş camileriyle ülküsüz ve cesaretsiz büyük beyaz sarıklarıyla, İslam’ı gösterisi ve dini duruşuyla, bu dinle, fakat dinsiz…” (İslam Deklarasyonu kitabından)…     ◄◄

◄◄

About Dogus