Çömlekleri Kıramayınca…

Recep Soysal 02

Hayatımız inişler ve çıkışlar, zorluklar ve kolaylıklarla dolu. Gün oluyor elimize güzel fırsatlar geçiyor, değerlendirebiliyoruz. Gün oluyor değerlendiremiyoruz. Fırsatlar elimizden kaçıp gittikten sonra da arkasından bakıp “eyvah eyvah” diye hayıflanıp kalıyoruz.

Bazen üretken olup arka arkaya bir şeyler sıralayabiliyor, yapabiliyoruz ama bazen de uzun süre tek bir eser bile ortaya çıkaramıyoruz.

Farkındayım, sözü biraz dolandırdım, isterseniz meramımı şöyle anlatayım: Son birkaç aydır yazı yazmakta zorlanıyorum. Yazacak bir şey olmadığından değil yazacağım konuları zaten bir yerlere not alıyorum fakat zihnimdeki meşguliyetler sanki beynimi kilitliyor da yazamıyorum…

İsterseniz meseleyi bir kıssa ile zenginleştireyim…

Zamanın birinde bir medresede matematikte oldukça ileri olan bir öğrencinin performansı birdenbire düşmeye başlar. Gittikçe ilerleyeceği yere geriler. Bu duruma bir anlam veremeyen hocası problemi anlamak ve çözmek için öğrencisi ile konuşur.  “Evladım nedir derdin, problemin ne ki böyle gittikçe geriliyorsun. Derdini söyle de dermanını bulalım” deyince öğrenci biraz utanarak ve sıkılarak “çömlekler” hocam der.

 

Meğer bu talebe evinden çıkıp da medreseye gelirken bir çömlekçi dükkânının yanından geçermiş. Çömlekçi de doğal olarak çömlekleri üst üste sıralar ve yan yana koyarmış. Talebe tam bu dükkânın yanından geçerken aklına uçuk bir soru gelmiş ve gel zaman git zaman bu sorusuna tam bir cevap alamamış ve hayatı birden felç olmaya başlamış. Soru ya da sorun şöyle:

“Hocam şimdi ben elime bir sopa alsam ve tüm gücümle şu üst üste ve yan yana duran çömleklere bir vursam acaba kaç çömlek kırılır?” İşte bütün problem bu. Hayatımı felç eden, beni matematikte de, fizikte de, dinî ilimlerde de gerileten sorun bu” deyince hocası derin bir nefes almış ve “kolay evladım bu problemin çözümü, yeter ki problemin bu olsun, sorunun bu olsun” diyerek hemen bir kese altınla, bir de sağlam bir sopa vererek “git o çömlekleri kır, kırdığın çömlekleri say, parasını öde ve bu dertten kurtul” diyerek talebesini çömlekçiye göndermiş.

Matematik dehası bu öğrenci ne zaman ki tüm gücüyle o çömleklere vurmuş, başına bela olan o çömlekleri kırmış, parasını ödeyip o beynini kemiren kurttan kurtulmuş, işte o zaman yeniden çözülemez denilen işlemleri çözmeye, içinden çıkılamayan girift hesapların içinden çıkmaya başlamış.

 

Acizane zaman zaman bende de böyle bir şeyler oluyor. Dünya işleri beni öyle yoruyor öyle yoruyor ki, bazen hiçbir şey yapamaz hâle geliyorum. Alacak verecek, hesap kitap işleri beynimi öyle meşgul ediyor ki iki satır yazmakta zorlanıyorum. Sizler biryandan “daha sık yazmalısın” diyerek moral verip yazmaya teşvik ederken, öte yandan Yazı İşleri Müdürümüz “yazın hâlâ gelmedi” diye sitem etse de “kırık çömlek sayısı” bütün hayatımızı allak bullak edebiliyor. Rabbimiz bizlere beynimizi meşgul eden çömlekleri kırmada yardımcı olsun.

Yeter ki tek derdimiz çömlekler olsun, yeter ki Allah ahirette hesabını kolay verenlerden eylesin…

 

***

Francis..

Saat 7’de iş başı yapıyorum. İşe zamanında varmak için de 5.30’da evden çıkmam gerekiyor. Genelde saat 10’da yemek yiyorum. Kış aylarında, mandalina ve taze sıkılmış portakal suyu vazgeçilmezlerimden diyebilirim. Sizlere geçen gün yaşadığım bir hatıramı anlatmak istiyorum. Biraz hazırlıklıydım o gün ve içinde 1 kilo mandalina, taze portakal suyu, süt, zeytin ve peynirden oluşan azık çantamı aldım camın kenarındaki boş bir koltuğa kendimi attım. Sağımda ve solumda camdan dışarı bakanlar vardı.

Resulallah’ın bir hadisi gereği yemeğe genelde meyvelerle başlarım. Mandalinaları çıkarıp soyarken sağımdaki yorgun ve solgun bir şekilde camdan dışarı bakan ihtiyar ve siyah bir adam dikkatimi çekti. İlk çıkardığım mandalinayı soymadan ‘bayım mandalina ister misiniz dedim’ Hollandaca sorumu anlamayınca turist olduğunu anladım ve bu defa sorumu İngilizce sordum. Teklifimden çok memnun olmuştu ihtiyar adam, teşekkür etti fakat almadı.

Bu defa o bana bir soru sordu “siz Müslüman mısınız?”, “evet” deyince “paylaşmak istemenizden anladım” diye ekledi..

Amsterdam bir turist şehri olduğu için böyle yabancılarla karşılaşmak gayet doğal bir şey. Brezilyadan gelip Sierra Leone’ya gidiyormuş. Uçakla 11-12 saatlik bir yolculuk. Brezilya reali veya diğer para birimleri avro karşısında çok güçsüz olmasından dolayı pek fazla harcama yapamıyorlar, Brezilya gibi ülkelerden gelenler. Onunla konuşurken mandalina yemeye devam ediyordum ama bir türlü içime sinmediği için zorla bir mandalina verdim. “Bunu sonra yesem olur mu?” dedi.. “Tabii” dedim ve hemen bir tane daha verdim ve “o zaman bunu da al” dedim. Bir üçüncü daha vererek “bunu da şimdi yersen sevinirim” dedim sağ olsun eşlik etti. Hayat hikâyesi beni etkilediği için sizlerle paylaşmak istedim.

“Müslüman mısın?” soruma, “hayır değilim fakat ailemin tümü Müslüman” diyerek cevap verdi ve şunları anlattı:

“Şimdi nasıl bilmiyorum ama çocukluğunda bir çocuk okumak istediğinde Hristiyan olması şartı varmış. Yani okuyup adam olabilmesi için illa da Hristiyan olması gerekiyormuş. O da Hristiyan olmuş, okumuş, üniversiteyi Amerika’da okumuş ve üniversiteden sonra bir vesile ile Brezilya’ya gidip orda evlenip oraya yerleşmiş.

Ona Kenya’lı Kenyata’nın “Beyazlar geldiklerinde topraklarımız vardı. Gözlerimizi kapatmamızı istediler. Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil onların elinde bizim topraklarımız vardı” sözünü hatırlattığımda gülerek ve sevinerek Kenyata’dan bana başka örnekler verdi.

 

Molcom X’den bahsettiğimde ise o kadar sevindi ki. Birkaç defa sevinçle “evet Malcolm X, Malcolm X” diye tekrarladı. Hasene’den bahsettim. Sierra Leone’de yapılan çalışmaları anlattım. Hasene ile Kenya’ya, Somali’ye, Burkina Faso’ya yaptığım seyahatlerden bahsedince gözlerinin içi sevinçten parladı. Başta adını sorduğumda “Francis” demişti muhabbet biraz ilerleyince “Müslümanken adın neydi?” dedim, “Musa” dedi.

Çay ve kahve ikramımı kabul etmedi. Ayrılırken “sohbet için teşekkür ederim” dedim, gülerek bana “günümü güzelleştiren sensin, asıl benim sana teşekkür etmem gerek” dedi.

Tokalaştık ve ayrıldık. Musa ile büyük ihtimalle hayatımda bir daha karşılaşmayacağız ama ben biliyorum ki o bu sohbetimizi hiç unutmayacak.

 

Aslında bugün biraz, birkaç ay önce aniden aramızdan ayrılan arkadaşım Hasan’dan bahsetmek istiyordum ama nasip olmadı, nasip Musa’ya imiş…

Hasan gelecek sayıya kaldı.

Allah’a emanet olun…

About Dogus