“Bir Değirmendir Bu Dünya”

 

Mehmet-sukru-Oflaz-02-300x75

Geçen sayımızda “işçi ve işveren” konusu gündeme taşındı. Çoğumuz “işçi” olarak isimlendiriliyoruz. “Misafir işçi” ve bu hâlâ devam etmekte. İçimize işledi, kabullendik. Fikir ve amel müktesebatına bakıldığında bunu rahatlıkla görebiliriz. Hemen, “efendim artık yüksek mevkilerde iş tutuyoruz, partimiz, milletvekillerimiz vs. var” deniliyor. Fakat bu bir şeyi değiştirmiyor. Şu anda vaki olan vasata bakılınca ileriye dönük bir ışık gözükmüyor.

Bu hâlin elbette bir tahlile tabi tutulması lazım. “Tahlil” deyince ağdalı cümleler, karmaşık teoriler vs. değil kastımız. En büyük yabancı cemaat olarak biz, aramızda işlettiğimiz değerler ile, yol açıcı/diriltici bir nefes olabiliyor muyuz nefesi kesilen, hayat damarları kuruyan yapılara? Çimento karma faaliyetleri, kermes faaliyetleri, çokça sorular, alış-veriş/ler, diziler, cuma çıkışı börklüler, yarım ağız fetvalar karmaşası içinde birbirimizin sırtını sıvazlayarak uykularımızın derinleşmesine yardım mı ediyoruz?

 

Bizi biz yapan değerler ile ve bu değerleri aramızda işleterek bir örneklik teşkil etmemiz gerekiyor. Yani kalkıp ‘ben Müslümanım’ dediğimde, bunun mukabelesi ‘nerenden belli’ olmalıdır. ‘Nerenden’ sorusu beni insanlığa, yaşadığım topluma artı değer üretmeğe icbar etmelidir. Biz bu gazete aracılığı ile işçi-işveren ilişkisinin olan ile olması gereken arasındaki uçurumu ihbar ettiğimizde, sözümüzün muhatapları karşımıza umre seyahatleri ile, parti mensubiyetleri ile veya kıldıkları namazları ile değil, iş ahlâkları ile ortaya çıkmalıdırlar. Bu konuda “Ahîlik” kurumunu bu gazete aracılığıyla hatırlattığımızda, bunu işleyecek ve bu toplumun gündemine sunacak insanımızın olması gerekir. Bu paraya dönmediği/dönmeyeceği için hiç kimse bu tarafa bakmıyor. İşveren birlikleri farklı dünya görüşlerine mensup olduklarını iddia etseler de aynı değirmene su taşıyorlar. Bu aksaklık sadece bu konuyla sınırlı değil onu ifade edeyim…

 

Bizde aynı değirmene su taşıyoruz. Kimin değirmenine? Nasıl?

SSCB’nin Stalin sonrası devlet başkanı Nikita Kruşçev’e atfedilen bir hikâye vardır. Kruşçev, Devlet Başkanı seçildikten sonra, parti kongresinde selefi Stalin’e çok ağır eleştirilerde bulunur. Kalabalık dinleyicilerin arasından bir kişi, oturduğu yerden ‘o zaman neredeydin’ diye bağırır. Hiç kimseden çıt çıkmaz. Kruşçev, sert bakışlarıyla salonu süzdükten sonra ‘o soruyu soran ayağa kalksın’ der. Ölüm sessizliğine bürünen salonda, Kruşçev’in şu cevabı yankılanır ‘senin olduğun yerdeydim’.

 

Bu dünyada olup biten ve yeniden olup biten her ne kadar kötülük varsa, iyilerin geri çekildiği alanda olup bitiyor. Biz ısrarla iyi olanı savunmadığımız için kötülük vücud buluyor. Yani Hz. Peygamber’in (as) olduğu yerde, zalimin boy göstereceği ne gibi bir alan olabilir. Efendimiz (as), kendisine teklif edilen imkânların açacağı yolu tercih etmeyip, büyük bir dikkatle kendine çizilen yolda yürüdü. Realite, günümüz şartları, güncel politik dengeler vs. o günde cariydi. Ama yapmadı. Bunu düşünmeliyiz. Bugün aramızda geçerli olan işleyiş şu şekilde, görebildiğim kadarıyla. Dünya sisteminin bize biçtiği role razıyız. Aman konforuma, tatilime, maaşıma, makamıma, plazma televizyonuma kimse dokunmasın. Bir imtihan falan istemiyorum, imtihansız bir iyi sınav sonucu talebimiz. Hocalarımız, kürsüde söylediklerini, topluma karışınca temsil edemiyorlar. Hocalarımız genel akışın içinde birer hakikat ve gönül avcısı olup, suya kapılanları kurtaracaklarına, genel akışın içinde akıp gitmektedirler. Bu kadar yıl buralardayız, bir hafızamız yok. Maddî olarak kendine yetebilme hâlinin ve yabancı bir toplumda olmanın verdiği tedirginliğin arasında, burada bu zamana kadar bir millet olma şuuruna eremedik veya en azından alt yapısını oluşturamadık. Dağınık ve mefluç.

 

Bu alan açma meselesine önek verelim. (Kimseyi ilzam etmek, tahkir etmek gibi bir kastımızın olmadığını belirtmiş olayım!.) Önceki sayımızın 24. Sayfasında Fest-i Hijab adıyla bir festivalin reklamı vardı. Hem hijab hem festival, ilginç geldi. Web sayfasında ise kendilerini tanıtan paragrafın ilk cümlesi şu şekildeydi “Fest-i Hijab muhafazakâr ailelere yönelik alışveriş merkezli bir festivalidir.” Vakıa bu. Beklenen katılım sayısı yirmi bin zannedersem. Buraya “şahitlik” olsun diye kaydedeyim. Hijab/ın festivali yapıldı, gözlerimizin önünde. Perdesiz ev olur mu?

 

(Burada sözcük sayısı 555 gözüküyor.) Toparlayayım. Bütün bunları biz yapıyoruz. Bunları yaparken de büyük cümleler kurmaktan geri durmuyoruz. Bir tesir sahası meydana geliyor mu? Hayır. Söylediğimizi elimizle boşa çıkarıyoruz. Kimse bize bakıp, bu iş böyle olmalıdır demiyor. Kimse bizi gördüğünde kendisine çeki düzen vermiyor. İnatla diri tuttuğumuz bir alanımız nerdeyse kalmadı. Popüler olana eklemlenerek, pastadan pay kapmayı bir yaşam biçimi hâline getirerek, benzeyerek, güçlünün bizi hafifletmesine müsaade ederek, Efendimizin (as) hayatının neresine denk gelebilir veya denk düşebiliriz?

 

Burada Efendimizin (as) bir kutlu sözünü ihbar edelim, edelim ki nereye düştüğümüz aşikar olsun. Hadis şöyle; “İslâm’ın değirmeni durmadan dönecektir. Siz hep bu değirmenin döndüğü, mücadelenin devam ettiği yerde bulunun. Agâh olun….”.

About Dogus