Adalet Hayatın Her Alanında Lazım

Ibrahim Turgut02

“Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır”.

( Nisa:135 )

 

Âyette, adam kayırmada en yakınınız dahi olsa adaletten taviz verilemeyeceğini, ana, baba, akraba ve diğer insanlardan, zengin, fakir, soylu, güçlü, zayıf kim olursa olsun adaletten ayrılmanın mümkün olmadığını ve bu mevzuda hiç kimsenin rütbesine bakılmaksızın ayrıcalığının olmadığını bildiren Allah, bu görevi yerine getirmede ve ikame etmede, toplumun bütün bireylerinin mesul olduğunu ve adaletten ayrıldıkları takdirde bunun hesabının sorulacağını haber vermektedir.

 

Adalet, “doğru olmak, eşit davranmak ve doğru hüküm vermek” gibi manalara gelen, Allah’ın (c.c) en güzel isimlerinden olan ve kullarının bu ismin içerdiği mana ile sosyal hayatlarını inşa ederek hem devlet anlayışlarında “Her hak sahibine hakkını vererek” tatbik etmelerini ve hem de hâkim kılmalarını istediği bir kavramdır.

Adalet, yaşamımızda karakterimiz ve ruhumuzda inancımız olmalıdır.

Ruhuna adalet duygusunu zerk edemeyen ve güzelliklerle doyurmayan, ne kendini ne de toplumu boşluğa düşmekten kurtaramaz!

Adalet, sözümüzde virdimiz, kalbimizde imanımız ve fiillerimizde şahidimiz olmalıdır. Adalet sözümüzde yalanımız, kalbimizde nifakımız ve fiillerimizde günahımız olmamalıdır.

 

Adalet, ruhumuzdaki özelliklerimizi düzenleyen ve sosyal hayatımızda tecelli eden en büyük özelliğimiz olmalıdır.

Günümüzde bu kavramın içi boşaltılmış ve her yere çekilen sözden ileri gitmeyen, İlâhî bir metne ve kaynağa istinat olmaktan çıkarılmış beşeri istek ve arzularlar doldurulmuş ve dışı pansuman edilmiş karaborsa olarak satılan ve pazarlan bir meta hâline getirilmiştir.

Ne yazık ki alıcı bulmakta ve asıl adalet sorgulanmayarak unutulmaktadır.

 

“Adalet” ve “adil olma” kavramlarına günümüzde, herkes kendi penceresinden, mezhebinden, meşrebinden, tarikatından, siyasi yaklaşımından, ideolojik dünya görüşünden ve bulunduğu konumundan bakarak mana yüklemektedir. Bu ise üstünkörü bir yaklaşımdan öteye gitmemektedir.

 

Sosyal adaletin var olduğu ülkelerde, insanların huzur ve güven içinde tabi oldukları sistemde:

Gelir dağılımında adalet,

devlet ve toplum arasında adalet,

bireylerin iletişimde adalet,

ticarette (ekonomide) adalet,

toplumun temelini oluşturan ailede adalet, cemiyette adalet,

hayvanlara ve çevreye (ekolojik denge)ye karşı adalet vardır.

Adaletin ve adil olmanın dünya çıkarlarına kurban edilmesi, inancımızın ve kulluğumuzun eksikliğini göstermektedir.

Bu değerin pazarlığı olmaz! Menfaate ve çıkar ilişkilerine kurban edilmez. “Sen bana adil davranırsan, bende sana adil davranırım” denilmemelidir.

 

İşte: Huzeyfe (b. Yemân) tarafından nakledildiğine göre, Resûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: “İnsanlar iyilik yaparlarsa biz de iyilik yaparız, zulmederlerse biz de zulmederiz.” diyen zayıf karakterli kimseler olmayın. Bilakis iyilik yaptıklarında insanlara iyilikle karşılık vermeyi, kötülük yaptıklarında ise onlara zulmetmemeyi alışkanlık hâline getirin.” (Tirmizî, Birr, 63)

 

Hizmet ve liyakat esasına göre insanlara adaletle muamele edilmesi, tarihin altın sayfalarında adaletiyle yer alan Hz. Ömer ‘in (r.a) uygulamasıdır. Elbette herkese eşit davranmak adalet değildir. İnsanların sosyal hayatta aldıkları rollere ve gösterdikleri başarılara göre karşılık göreceklerdir.

Burada devletin işleviyle insanların iletişimleri birbirine karıştırılmamalıdır. Her biri kendi içinde doğasına uygun mütalaa edilmelidir.

About Dogus