Samimiyet/İhlas ve Riyakârlık!…

Murat-Altun-02

 

Merhaba muhterem dostlar!..  .

Günlük hayatımızda işlerimizin, ibadetlerimizin kalitesine -şöyle hafif bir perdeyi aralayarak- ne kadar samimi veya riyakârca olduğuna bir bakalım inşallah.

Bunların bir dışa dönük görünen kısmı, bir de hakikati; kalbin ameli olan niyeti (asıl maksadı) vardır.

 

Onun için, yapılan ibadetler, iyilikler, görünen kısmıyla değil, düşünülen, tasarlanan, kast (niyet) edilen kısmıyla takdir edilir.

Bugün gerek sosyal medyada paylaştıklarımız ve insânî ilişkilerde ki hâl ve tavırlarımız…

Mesela lüks bir Restoran’da kebapla selfi çekmek, aldığını- sattığını sürekli yayımlamak, hatta Kabe’yi tavaf ederken dahi elinden videonun düşmemesi, -Allah muhafaza- riyakârlık ihtimalini bize hatırlatmalı değil mi?

Fakat bazı örnek işlerimizi, teşvik adına, Allah rızası ve insanlığın faydası için gösteriyor veya paylaşıyorsak, tabii ki bu güzel bir şeydir. İşte bunun için, ne kadar samimiyiz diye, sürekli kalbimizi gözetmemiz gerekmektedir.

Bakınız Efendimiz (sav.), “Kıyamet gününde üç gurup insanın ameli ile niyeti arasındaki hain çelişkiden bahsederken, yaptığı işlerin zahirde çok güzel ama batında (içerde) riyakârca olduğunu” söylemiş.

Önce bir şehit, sonrada hafız/ hoca ile zengin gelir ve Allah için yaptıkları iyilikleri(!) bir bir anlatırlar. Fakat Rabbimiz yalanlarını yüzlerine vurarak: “Sen, ne cesur, kahraman adammış… Sen, ne âlim, ne de bilgili adammış…. Sen, ne cömert, ne de ağa adammış… ‘desinler’ diye yaptın ve nitekim niyetinin karşılığını da dünyada aldın…” buyurarak cehenneme sürükler. İşte “amellerin niyetlere göre” değerlendirilmesine bir örnek.

Bir de bize bakalım!.. Yaptığımız şeylerde ne kadar samimiyiz. Hatta şu an da şu yazıyı yazarken gerçek maksadımız nedir?.. Allah’ın rızası, insanlığın faydası mı, yoksa hakkımızda takdir, şöhret vs. nefsî gayeler mi?…

Ve siz okuyucu dostum, yaptığınız iş veya meslek, toplum içindeki rolünüz, topluma olan faydalarınız, güzel söz ve nutuklarınız; siretlerin sûretlere (için-dışa) – karakterin, niyetin, şekle (cisme) döndüğü- kıyamet gününde sizi rezil rüsva eylemesin sakın.

Ve sen!.. Yıllarca gece gündüz demeden cemiyetlerde görev yapan abimiz, ablamız evet sen!.. Sakın yaptığınız hizmetler, kendinizi önde ve önemli göstermek niyetiyle yapılmış olmasın?.. Âcilen kendimizi iyice bir test yapalım. Ben neyim, nasıl ve ne niyetteyim?.. Dinler, mistik öğretiler ve felsefe bize “Kendimizi bilmeyi” öğütler. Aynaya bakıp kendimizle yüzleşelim.

 

“Aynalar, söyleyin bana,  ben kimim?“ (N. F. Kısakürek)

Büyük insanlar bir eser yazdığı veya bir iş yaptığında, gayret bizden tevfik (başarı) Allah’tan der, böylece ucub, riya ve kibirden kurtulurlardı.

 

Değerli kardeşim “ihlas, içinde zerre kadar da olsa başka bir katkının bulunmadığı/ bulanmadığı saf, öz şey” demektir. Bundan ötürü ibadette riya/ gösteriş, Allahtan başkasının da rıza ve takdirini ortak ettiği için, şirk sayılmıştır. Bunun için Efendimiz (sav.) riyanın ‘küçük şirk’ olduğunu bize hatırlatmış.

 

Bir kazan sütün içine bir çay kaşığı bile necaset bulaştığında tamamını bozduğu gibi, Allah’a kullukta da yüzde bir bile olsa sevgi ve korku putlarını (şeyhler, liderler, partiler, zorla sevdirilen ve korkutulan kahramanlar(!) tabular,  tağutlar, firavunlar vs…) veya kendi nefsini bulaştırmak da şirktir… “Muhlisine lehüd-dîn..” ayetleri bize bunu anlatıyor.

 

Mâûn sûresindeki namaz kılanlar da fakiri, yetimi gözetmediği gibi, ibadetlerinde gafil ve riyakâr oldukların için “yuh”lanmışlardır.

 

“Cehennemi hak edenlerin (riyakârların) özelliklerinden biri de; yalnız iken -Allah’tan korkmadan, utanmadan her türlü- günah ve isyan içinde olmasına rağmen, halkın içinde mütevazı ve dindar/ takva ehli gibi görünmesidir.” Hz. Muhammed (sav.)

“Muhlis (samimi): kötülüklerini sakladığı gibi, iyiliklerini de gizleyen kimsedir.” demiş fakihler.

Amiş Efendi de: “Övüldüğün zaman seviniyor, yerildiğin zaman üzülüyorsan nakıssın evladım.” demiş. Kınayanın kınamasından utanmamak/ korkmamak.(Maide 54.) Hesabımızı Allaha göre değil de, falanca ne der, filanca ne söyler diye, insanların gözünden düşmemek için yapıyorsak, “ecrimizi onlardan almak üzere” Allah’ın reddine maruz kalacağız.

Peygamberleri herkes kendi düşüncesi, hayal dünyası içinde tasvir eder ve o şekilde tanımlar. Bir çok üstün özellikleri olmasıyla birlikte, tek kelimeyle söyle deseler, bendeniz: “Doğal” veya aynı manada “Samimi” derdim.

Devrin en büyük, en âlim insanı olmalarına rağmen tavır ve davranışların da, söz ve mimiklerin de bir profesyonel aktör gibi yapmacık değil, tepeden tırnağa doğal samimi ve mütevazı idiler.

 

Bir ideal/ davaya mensup olduğunu iddia eden insanların da, ne kadar samimi olduğunu, o dava bölünüp, yıpratıldığı zaman sebatlarında görebiliriz ancak.

Gücün ayartıcılığı karşısında ayağı yerden kesilenlere mukabil; kınayanın kınamasına aldırmadan, satın alınamayan, teklif, tehdit ve iftiralara boyun eğmeden tüm azınlık ve “zayıflığına” rağmen “Hılful Fudul” örneği, zalime zulmünü haykıran ve mazlumun hakkını savunan samimi yiğitler de var elhamdülillah.

“İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa/ samimiyete erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi.” (Hicr 40)

Evet… Şeytanın da sapıtıp, yenemeyeceğini kabul ettiği muhlis insanlardan olma dileği ile…     ◄◄

About Dogus