“Gün Akşamlıdır”

Mehmet sukru Oflaz 02

“- Şu elma, armut, zerdali ağaçlarını, hatta gülleri kes; kavak dik buraya Hafız Efendi, kavak. Senesine varmaz servete boğar seni.

-Sulak yer, yahu durulur mu hiç?

– İşte fırsat, yanı başından yol geçiverdi. Kes şu ağaçları, temizle güzelce. Tam yeri. Bi benzin istasyonu. Senin gücün yetmezse Kadiroğlu dünden razı. Ortak ol gitsin. Dört tane ağacın başını bekleyeceğine”.

Böyle deniliyor.

Onlar evlerini, ocaklarını, bahçelerini, ağaçlarını; bu yoldan, bu elektrik tellerinden, bu motor seslerinden kendilerine ulaşan hesap-kitap üzerine bina ettiler, ama yağma yok.

– “Beni geç Süleyman, beni bir yana bırak.

– Yo… Anlamak istiyorum. Doğrusu, doğrusu ne?

– Bak. Sanıyorum toprak, bundan böyle toprak olmaktan çıkacak. Ağaca ağaç gibi bakmayan, toprağa toprak diyerek basmayan, adama da adam gibi muameleyi bırakacak.”

 

Mustafa Kutlu Bey’in “Bu Böyledir” adlı hikâye kitabının “Red Cephesi” başlıklı hikâyesinden bir alıntıydı. (Allah’tan kendisine hayırlı ömürler dua ederim).

 

Bu sayıda “Müslüman iş adamlarının emek, alın teri ve iş ahlâkı ile imtihanı” dosya konusunu işleyelim diye haber geldi. Bu konuda yazı yazmak bir anlam ifade eder mi? Bu konu hakkında yazılacakları okuyacak iş adamları ertesi gün duvarlarında asılı duran bereket dualarını indirip, işçileriyle ilişkilerini gözden geçirme yoluna gidecekler mi? İşçiler, emekçiler bu sayıdan sonra yüksek bilinç düzeyine mi erecekler? Hayır hiç biri olmayacak. Ne iş verenler ve ne de işçiler söylediklerimizi dikkate almayacaklar.

Kesin cümleler kurmamam gerekiyor. Zira köşede yazı yazanların genellemeler yapması, kesin hüküm cümleleri kurmaları pek tavsiye edilmez.

Bu konu biraz çetrefilli bir konu. Zira işin içine para girince herkes uyanır. Uyanıklık ticaretle yan yana kullanılır. Ahiret için kimse uyanık olmanın gerekliliğinden bahsetmez. Şimdi burada hamaseti bir kenara bırakmamız gerekiyor. Çünkü sağlıklı düşünmenin birinci şartı teennidir. “Müslüman iş adamları” deriz, çünkü ellerinde bulundurdukları gücün kendilerini içine çekeceği girdaba karşı Müslümanlıklarını hatırlatırız. Müslüman işçiler demeyiz. Nihayetinde işçi. Bu bugün böyle. Dün böyle değildi, ahirette de böyle olmayacak. “Ticaret, para, patron, işçi” denilince somut ve her an yüz yüze olduğumuz işlerden bahsetmiş oluyoruz. Bu işler bir sistem içinde dönüyor. Bu sistemin dayandığı düşünce, inanç, fikir, ideolojik alt yapısı var. Bu sistem içinde bizler yapıp ettiklerimizin başına İslam/Müslüman kavramlarını ekleyerek farklı olduğumuzu, başka bir pencereden baktığımızı ifade etmeye çalışıyoruz. Bu ne kadar mümkün? Yani elimizden çıkan işlerin başına İslam eklediğimizde işlerimiz Müslümanca mı oluyor? Hayır. Zira canlıyız, yaşıyoruz, bu dünyadayız. Bu dünyada oluşumuzu manalandırırken ve ifade ederken bir yere atıfta bulunuyoruz. Bunun somut, elle tutulur, gözle görülür bir yüzü vardır. Buna “Ahlâk” diyoruz. Efendimiz (AS) “Herhangi birinizin elinde bir hurma fidanı varken, kıyâmet kopacak olsa, derhâl onu diksin!” diyor. Bu mübarek söz işi özetliyor.

Fidanı dikme işi, sorumluluktur. Sorumluluk ahlâkî bir mecburiyettir. Ahlâksızın (ahlâkı en geniş anlamını kastediyorum) sınırı/şiarı yoktur, sınırı/şiarı olmayanın sorumluluğu/şuuru yoktur. Burada bu şekilde yazmak kolay denilebilir. Haklısınız derim bu mukabeleye. Lâkin gözden hiçbir zaman kaçırmamız ve devamlı teyakkuz/yakaza hâlinde bulunmamız gereken bir husus vardır. O da Rezzak-ı âlem olan Allah’tır. Yani biz bu dünyada kendinden menkul, ortada, ne olduğu belirsiz bir varlık olarak cümle kuramayız. Dilimizden dökülen her cümlenin, elimizden çıkan her işin mana kazanacağı bir yeri vardır. O şekliyle hayattan, yaşıyor olmaktan vs. bahsedebiliriz. Sünnetullah’ı, fıtratı ıskalayarak yapılacak her ne varsa bizi helak edecektir.

 

Bugün bu konuda durumumuz hakkında kuracağımız cümlelerin hepsi bize tanıdık gelecektir. Kitabi cümleleri erbabına havale ederek, muhatap olduğumuz işleyişin üzerinden söyleyeceklerimiz var. Efendimiz’in (AS), bize asırlar öncesinden ihbar ettiği ilkeler var. Bu ilkeler bize hayatta yürüyeceğimiz yolu işaretliyor. Ticaret erbabı bir peygamber olarak bize konuşmuş. Hayatın içinde, imanımızın görünmesi lazım. Nasıl? Bir örnek. Makam sahibi bir elamanımız var. Önüne imzalaması gereken bir proje geliyor. İmza etmek için rüşvet istiyor. (Ahlâksızlığında kendi içinde bir dili var…). Rüşvet isterken şöyle bir cümleyle vicdan masajına giriyor. Bu sene hatunla umreye gideceğiz. Her neyse para veriliyor, imza atılıyor, umreye gidiliyor. Bütün bu işleyiş içinde İslam, Müslüman, umre gibi kavramlar dönüyor. Olmayan şey ahlâk. Bunu nasıl tahlil edeceğiz, onu vicdanlara havale ediyorum…

Söylemiştim, bu konu çetrefilli bir konu. Ama açık ve net olan bir husus var: O da, öleceğimiz ve hesap vereceğimizdir. Hele elinin altında imkân ve insan gücü bulunanların hesabı daha ağır. Hayatımızı şekillendirmeyen, sözde kalan her inanç, düşünce demagojidir. Adem imtihanda belli olur. Bu dünya bir imtihan yeridir ve en önemlisi gün akşamlıdır.

About Dogus