“Hamasetten Taharet”

Mehmet sukru Oflaz 02

 

Başlık ilginç. Alıntıdır. Mustafa Sabri Beşer Bey kavram dünyamıza gerçekten güzel bir katkıda bulunmuş. Var olsun.

Epey zamandan beri, her alanda bizleri ifade edecek kavram “Hamaset”tir. Büyük müktesebatının ufalarak yol aldığı bu süreçte, “kurtarıcı” olarak başvurduğumuz çare hamaset ile yoğrulmuş bir dil kullanmak oldu. Hamaset, “Yiğitlik, kahramanlık, cesaret” anlamına geliyor. İkinci bir anlam olarak “Dinleyenleri etkilemek veya heyecanlandırmak amacıyla yapılan abartılı anlatım”. İlk anlamı ile müspet, ikinci anlamıyla menfi.

Gerçeklikle ilişkisini, inancıyla yaşadığı hayat arasındaki irtibatı kuramamanın verdiği gerilimin savuşturmasıdır hamaset. Özellikle yönetici konumunda olanların yönettikleri yığınları cemiyet içinde, ferdiyetlerini onaracak ve tahkim edecek yerde, sürüleştirerek iktidarlarını tahkim için başvurdukları kullanışlı bir yöntem. Nihayetinde ahlâkî kaygısı sebebiyle farklı olan insanın sahip olduğu isyan duygusunu, özellikle dini ve tarihi kullanarak hafifletmek için hamaset dili kullanılır. Bu sadece bugünün vakıası değil. “(Fir’avun) böylece kavmini hafife aldı (küçümsedi); buna rağmen ona itâat ettiler. Gerçekten onlar bir fâsıklar topluluğu idiler.” (Zuhruf, 54).

Özellikle diziler, sosyal medya vb. araçlarla toplum tepkisizleştirilmektedir. Ekranlar aracılığıyla haberdar olduğumuz haksızlıklar o anda bizim için bir “vakıa”dır. Ekranı kapattıktan sonra artık bizim için “yok” hükmünü almaktadır. Bu durum bir günde olmadı. Bu bir süreç.

Dünya ile ilişkimiz, Efendimizin (s.a.v) bize gösterdiği şekliyle olmalı. “Ağaç altında gölgelenen bir kişi” gibi olmak uyarısına bugün “Efendim, Müslüman her şeyin en iyisine sahip olmalıdır” mukabelesinde bulunuyoruz. Sahip olmak mümkün mü? Hadi sahip olduk. Nasıl ve hangi kurallara, ilkelere uyarak? Bu sorular bir tavrı, hassasiyeti vb. gerektirmektedir. Bunu ıskalayarak, kazanmaya, daha çok kazanmaya, sahip olmaya odaklandığımızda devreye bizi hafife alanları (kişiler, kurumlar, dünya sistemi vs.) meşrulaştırma çabası giriyor.

Minareyi çalmaya niyetlenenin kılıfı hazırlamak için yaptıklarını gördüğümüzde, “acaba buradan bana bir iş çıkar mı?” diye duraksadığımızda, ağaç altında gölgelenen bir insan olmaklığımız ortadan kalkıyor.

Bu kölelik anlamına geliyor. Malumunuzdur, köleye bazı ibadetler farz değildir. Yani İslam’ın bizi muhatap alması ortadan kalkıyor.

Önceki sayısında Doğuş’ta Hollanda İstatistik Bürosu verilerine yer verildi. Buna göre Hollanda’da 418.000 Türk yaşamakta. Bu sayının 228 bini erkek, 192 bini de kadın. 20 bine yakın Türkiye kökenli girişimci var. Bunlar elimizde birer veri. Şimdi bunları işlememiz gerekiyor. Burada sayısal olarak baktığımızda bir güç bulunmakta. Fakat bunun dönüştürücü, belirleyici etkisini değerlendirmemiz gerekir. Yani bu toplumun sahip olduğu bir inancı ve o inancın meydana getirdiği bir kültürü var. Bir bütün olarak, iş yerleri, dernekleri, camileri vs. ile yaşadığımız bu topraklarda keyfiyet ağırlığını masaya yatırmamız gerekiyor. Hollanda şehir mimarisine bizim biçim olarak, yorum olarak ne kadar katkımız var? Kültür, sanat, edebiyat, değerler olarak katkımızı ifade edebilir miyiz? Burada soruları çoğaltabiliriz…

 

Şimdi “esastan gitmek gerekir” denilebilir. Yukarıda ifade etmeye çalıştıklarımı “bunlar teferruattır, edebiyattır” diye hafifletmek yoluna gidecekler vardır. Efendimizin yüzünde hasır izi vardı ve biz bunu anlatırken bu dünyayla ilişkimizi belirleyecek bir “gerçek” olarak değil, bu dünyanın “kulu” olmanın verdiği rahatsızlığı, tedirginliği ortadan kaldırmak için başvurduğumuz bir hamaset söylemi olarak anlatıyoruz. Yani insanlar bu dünyanın geçiciliğini, aldığımız nefesin sayılı olmasının ifade edildiği haberleri, hem kendi gündeminden hem de insanların gündeminden ırak tutmak için eline ne geçirebiliyorsa onu pazarlama yoluna gidiyor ve bunu hamasetle örtmeye çalışıyor.

Burada amir, memur, vatandaş elindeki imkânları nispetinde bu işleri yapıyor.

Elbette bir genelleme doğru olmaz. Fakat bizim kimliğimizle ortada olan bitene dair söyleyeceklerimizi eyleme çevirecek bir mücadele aşkına ihtiyacımız var. Aliya’yı burada hatırlamalıyız…

Eline birçok imkân geçmesine rağmen, bir ev ile başladığı hayatını bir evle bitirdi. Mücadele ederken bu hayatı yaşıyordu ama ideallerinden ve ahlâktan vazgeçmeden. Hamaset dilini kullananların “Tahir” kalamayacaklarını yaşayarak gösterdi…

Biz ise anlamak yerine, öğrenmek yerine sosyal medya paylaşımlarıyla tüketiyoruz.

 

Elin tahareti su ile, aklın tahareti fikir ile, hayatın tahareti mücadele ile olabilir.

 

About Dogus