Kasap Abdi

Mehmet sukru Oflaz 02

“İbrahim

içimdeki putları devir

elindeki baltayla

kırılan putların yerine

yenilerini koyan kim”

Asaf Halet Çelebi’nin “İbrahim” şiirinin ilk mısraları…

 

Kurbanlık koçu kınalamak, sevmek, nazlandırmak, edep ile hazır hâle getirmek artık pek görülen durumlar değil. Ormana giren ormancı, “ağaçlar ürkmesin” deyü baltasını beze sararmış. Bu dünyada mukim olan biz ademlerin varlığa gelişi iş bu incelikler aracılığıyla olmaktadır. “Olmak” meselesi bizden gayrı değil. Ölene kadar devam eden bir husus. Nihayetinde kurban olunur. Kime/Neye kurban olacaksak, onun izini taşırız. İnsanın hicret niyeti ne ise, hicreti onadır.

 

Kurban geçmiş olacak siz bu satırları okuduğunuzda. Bayramı geçecek amma kurbiyet geçmeyecek. Yakınlık kurmak çabası, elle tutulur gözle görülür bir ispat gayreti. Şimdi köprüden geçerken karşımıza çıkan Deli Dumrul’a istediği haracı verecek miyiz, yoksa çalıyı mı dolanacağız? İstikbalimizin, en basitinden evlatlarımızın istikbalini garantiye almak için -ki bu, bu çağda diploma demek- hangi seçenek üzerinde karar kılacağız. Şimdi evlatlarının istikbalini, yüksek dereceli diplomalarda, memuriyette görenler, elbet vatanları için de aynı şeyi düşünmektedirler. Bunun sebep olduğu yıkımı hep beraber yaşıyoruz.

 

“Yılda bir kurbân keserler halk-ı âlem îyd için / Dem be dem sâat be sâat ben senin kurbanınam” diye buyurmuş Hz. Fuzuli (k.s). Her dem kurbiyeti temin edecek hâl üzere olmak manasını çıkarabiliriz bu satırlardan. Altmış üç yaşını geçene, yaşları sorulunca “haddi aştık” demeleri bu kurbiyet hâlinin tezahürüdür. Fakat iş burada kalmıyor. Hayatın içinde devam ediyor, akıyor. Mahalleden, şehre, şehirden bütün yurda. İslam yurduna.

 

Osmanlı toplumunda bekârın ayrı eve çıkması yasaktı. Çıkmak için evlenmesi ve iş sahibi olması şartı vardı. İş için bir ustaya çırak olması ve el alması gerekirdi. Ustası çırağını hem mesleken hem ahlâken tedip ettikten sonra, kefil olarak şehre salardı. Şehre bu hâliyle giren bir insan artı değer katardı. Bunun gibi örnekler çok….

 

Bugün ise şehirler Yağma Hasanın Böreği. Mabedler, su tulumbası gibi dolup boşalıyor. Ama hiçbir ölü toprağı diriltemiyor. Din, üzerinde tartıştığımız sıradan bir konu. Sahabe efendilerimizin hayatı menkıbe, âlimlerimiz eskilerde kalmış bu çağa ayak uyduramayan ihtiyarlar. Meratıb hassasiyeti kalmadı. Olmak meselesi, kemiyete indirgendi. Ha sünnet mi, hayatımızdan çıkalı çok oldu.

Kurbiyet her an devam etmektedir. Boşluk yok. Kurbiyetin en bariz göstergesi ise işlerimizi doğru yapmamızdır. Ahlâktır. Kurbiyetin en keskin ifadesini bulduğu yerlerden birisi olan kurban ibadetinde biz, “etleri ve kanları ulaşmaz, takvanız ulaşır” uyarısı, nasıl yol alacağımızı gösteriyor. Eve girerken, mahalleye girerken, okula girerken, şehre girerken bu kurbiyet hâliyle iş tutmak mecburiyetindeyiz.

 

Karadeniz’in kıymetli filozofu Temel, evlatlarına mal taksimatını yaptıktan sonra, evdeki büyük kazanı Of’ta kiliseye bağışladığını söyler. Hayret içinde bunun sebebini sorduklarında “Uşaklar ölüyorum, Hristiyanlıkta bir dindir, ne olur ne olmaz” demiş evlatlarına. İşte bugün insanların bütün telaşı “ne olur ne olmaz” üzerine kurulu. Bu telaş sebebiyle, şehrin bir ucundan koşarak gelen ve insanları peygamberlere uymaya davet eden uyarıcıyı ya görmüyorlar, ya da kurulu düzenlerinin bozulacağı korkusuyla taşa tutmaktadırlar. Bugün hangimiz bir büyüğe! “bana Allah için nasihat et” diyoruz. Demiyoruz çünkü cep telefonumuzda “Google” var. Her şeyi biliyoruz. Ya ahiret yurdu. Döviz kurlarını, sosyal medya ağlarını takip ederken gösterilen dikkat, istikbal için, ahiret yurdu için gösterilmiyor.

 

İşte döndük. İzin bitti yine döndük. Kaç yıl böyle devam ediyor. Dönüyoruz. Bir gün bu dönüşümüz nihayet bulacak. Kurbiyetini, Hak ile rabıtasını kaybetmeyenler kazançlı çıkacak bu dünya pazarından. Ve bir gün son olarak, huzura döneceğiz. Kurbiyet ile tesis ettiğimiz ahlâkî tavrımız huzurda karşılaşacağımız akıbeti belirleyecek.

 

Deli Dumrul ettiği hata yüzünden canını almaya gelen Azrail ile pazarlığa girişir. “Kendi yerine canını veren bulursa kurtulabileceğini” söyler. Annesine gider kabul etmez, babasına gider kabul etmez. En son bir ümit ile hatununa gider, hatunu Deli Dumrul’a “Ne diyorsun ne söylüyorsun/Göz açıp da gördüğüm/Gönül verip sevdiğim/Koç yiğidim şah yiğidim/Karşı yatan kara dağları/Senden sonra ben neylerim/Yaylar olsam benim mezarım olsun/Soğuk soğuk sularını/içer olsam benim kanım olsun/Altın akçeni harcar olsam benim kefenim olsun/Tavla tavla koç atını/Biner olsam benim tabutum olsun/Senden sonra bir yiğidi/Sevip varsam beraber yatsam/Alaca yılan olup beni soksun/Senin o namert anan baban/Bir canda ne var ki sana kıyamamışlar/Arş şahit olsun sekizinci kat gök şahit olsun/Yer şahit olsun gök şahit olsun/Kadir Tanrı şahit olsun/Benim canım senin canına kurban olsun” demiş. Bu güzel mukabele karşısında Allah ikisine de uzun ömür vermiş.

İşte böyle. Kasap Abdi’nin işi rast gitsin. Kurban olamayan kurbiyet temin edemez. Kurbiyeti temin edemeyen ya kasabın müşterisidir ya da şehirde kıyıcı kasap olarak dolanır…

Böyle…

About Dogus