Hikmetsiz “OKU”ma!..

Murat-Altun-02

 

Merhaba muhterem dostlar!.. Öncelikle, girdiğimiz şu yeni dönem (yazı işlerinde) Allah’tan sağlık, afiyet, bereket, huzur ve saadetler dilerim.

Bu ayın konusu olan, “Duygu Yoksunu Bir Gençlik Geliyor…” tezini de göz önünde bulundurarak şöyle ahvalimize bir bakalım inşallah.

 

Her devrin bir takım sıkıntıları olacaktır illâki. Ama bize düşen umudumuzu yitirmemektir.

Aslında bu mesele/sorun sadece bugünü ve gençleri değil, şartlarını yerine getirmeyen her asırdaki tüm insanlığı içine alıyor. (Bak. Asr Sûresi)

Bu sorunun özel sebebi olarak (ahir zamanda) dünyevileşmeyi en başa koyabiliriz belki.

Sonra modernleşme ve teknoloji ile insanlığın tefekkürden, duygudan yoksun mekanik bir robot hâline getirilmesi.

 

Bazı sapık kişilerin küçük çocuklara kadar taciz, tecavüz etmesine gelince, onların bu konuda empati yapabilmesi veya duygu sahibi olabilmesi için iyi bir eğitim/terbiye veya canının yanabileceği caydırıcı bir güç lâzım. Ama kendi inandığı Kitabın suçluya uygulayacağı yaptırımlara (kısas vd.. cezalar) burun kıvıran Müslümanın, çareyi başka rejim ve ideolojilerde araması beyhude bir emektir.

 

Bugün bu modernleşme ve teknoloji çağı, savaşın da tahribatını artırdı. Modern savaşçının attığı atom bombasının, havaya doğru mantar şeklinde yükselen tozu-dumanı, altında öldürdüğü milyonlarca insanın katliamını bir tek insanın katli kadar bile göstermemekte.

 

İsrail askerlerinden birine soruluyor: “Filistinlileri,(çocuklar dâhil) öldürürken hiç mi acı duygusu hissetmiyorsunuz?..”

Verdiği cevap: “Evet hissetmiyorum!. Çünkü onları (yüz yüze gelmeden) uzaktan robot silahlar ile vuruyoruz.”

Aynen bunun gibi, bugünün insanı da (özelde gençler) tefekkür ve duygu hissine sahip olmaktan mahrum kalabiliyorlar.

Neden?..

Duygu, tefekkür, empati (hem hâl olma), önce ötekini, kendini ve tabiatı okumakla-dinlemekle olur. Sonra insânî ilişkiler ile kemâle erer. Tabii eğer toplum temiz ve sağlıklı bir toplum ise.

 

Tren, uçak veya araba ile seyahat eden gençler, akıllı telefonlarından başını kaldırıp yeryüzünü, akşam olunca da gökyüzünü/yıldızları temâşa etmiyor/seyretmiyor ki düşünce oluşsun. Ve yanındaki ile sohbet etmiyor ki tanışıp bilişip ünsiyet elde etsin.

Sadece yolculuk durumunda değil evde, cemiyette büyüklerin sohbetinde bulunmayan, misafirleriyle bile ilgilenmeyen, oturup kaynaşmayan çocuklar, gençler en önemli şeyden; tarih şuuru ve tecrübeden, insânî ilişkiler, saygınlık, edep ve irfandan mahrum kalabiliyorlar.

 

Bu mânâda yalnız gibi ama yalnız da değiller. Ellerindeki sanal oyuncakla meşguller.

 

Hâlbuki zaman zaman yalnızlık ve mahrumiyet, insanı derin düşünceye hikmete erdirir.

Zaten “Hikmete kalabalıklarla değil, tek başına erişilir.”

 

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi kapitalist sistem, insanı kendi hâline bırakmıyor ki düşünebilsin. Duygu ve his sahibi olsun. Şu son zamandaki filmlere baktığımızda gözlerimiz yoruluyor.

Adına “Hız ve Öfke” koyduğu gibi müziğinden konusuna kadar her şey süratli ve şiddetli olmak zorunda sanki.

 

Bir eliyle telefon konuşması -âdeta dünyayı kurtaracak- bir elinde yemeği ki ayak üstü aceleyle yiyor, oturacak vakti yok.

Artık iki el bir baş yetmiyor ihtiyacına. Zamanla yarış hâlinde…

Ve gün yetmiyor, artık akşam olmuş trafikle boğuşarak stresle eve gelen kişinin dingin, sağlıklı, sukûnetli bir ruh yapısı olabilir mi?…

 

Eskiden fabrika ve robotlar yokken bir ayda yüz tane mal üreten insan, bugün bir saatte bin tane üretiyor ama yine sekiz saat çalışıyor ve yine aybaşına borçlu çıkıyor. Çünkü büyük patronlar böyle istiyor. Ve insanlar için dün lüks olan -araba, elektrik, TV, çamaşır ve bulaşık makineleri, telefon gibi- şeyler bugün zarûret oluyor.

Bu hengâmede dünya derdine düşen zavallı insan, sanat, düşünce gibi insana estetik, zarafet ve marifet katacak erdemlerden mahrum kalıyor. Bu boğuşma sürecinde de akraba ve komşu haklarını, merhamet/ acıma hissini, saygı, sevgi, dostluk ve muhabbetini kerhen kaybediyor.

 

Bu emek, kültür, inanç ve insanlık zulmüne karşı çâre nedir peki?..

“Adil düzen” :… Öyle ki (bu mallar ve servet) sizden zengin olanlar arasında dönüp-dolaşan bir devlet (güç) olmasın…”

(Haşr 7)

“Ahlâk ve Maneviyat.” Yâni gerçek anlamda “Millî Eğitim.”

 

Lise, Üniversite, Doçent ve Profesörlük gibi uzun yıllar verilen, maddî- manevî onca emekle ömür tüketilen bu nice “Okuma”dan sonra neden toplum kalite kazanamıyor?..

Ve herkesin ağzında da dinimizin ilk emri “Oku” ayeti var: “Bak oğlum-kızım, Allah cc. okumayı emrediyor. Oku!.. doktor ol. Avukat ol. Vs…” öylemi acaba?…Hayır!!..

Bu okuma işi bir kitap, bir metin veya bir ilim dalı, meslek okuma gibi anlaşılıyor genelde.

Evet!.. Elbette kitabı da, kainatı da, bir ilim dalını da oku ama…

“Yaratan Rabbinin adıyla oku.”

(Hiçbir şeyi Allah’tan bağımsız okuma)

“Din ilimleri dünya ilimleri” diye bir ayrıma tâbi tutmadan; tıbbı, fiziği, kimyayı ayrı bir şeymiş gibi okuma anlamında “Oku” diyor.

Yâni, her şeye O’nunla başla, O’nunla bitir. Her bir şeye O’nunla bak, O’nun tecellisini gör. Her işinde O’nunla beraber ol, O’nun rızasını gözet.

 

Doktorluk, hukuk, siyaset, ticaret ne varsa… O’nu hesaba katarak, O’nun namına oku. O’nu camiye, Kâbe’ye hapsetmeden, “din ayrı, devlet ayrı” demeden, kutsayarak hayatın dışına çıkarmadan, doğal ve reel; her hâl, her zaman ve mekânda her şeyi.. Rabbinin ismine yaraşır şekilde “Oku” emi!..

 

İşte koca Yunus’un anlattığı “Oku”manın ve ilmin mânâsı bu olsa gerek.

“İlim ilim bilmektir

İlim kendin (i) bilmektir

Sen kendin bilmezsin

Ya nice okumaktır…

Okumaktan murat ne

Kişi Hak’kı bilmektir

Çün okudun bilmezsin

Ha bir kuru emektir.”

(…….) Yunus Emre ◄◄

About Dogus