Osmanlı Mirasının Önemi

Talha-Yildiz-02

İslam dünyasında yaklaşık iki asırdan beri siyasal sistemin güncellenmesi tartışılmaktadır. Bu tartışmanın başladığı dönemde İslam dünyasının büyük kısmı Osmanlı hâkimiyeti altında iken, Osmanlı’nın yıkılmasından sonraki süreçte Osmanlı toprakları üzerinde onlarca yeni devlet kurulmuş, fakat İslam dünyası istikrarsızlık ve kaosla boğuşmaya devam etmiştir. Nitekim günümüz İslam dünyasına baktığımızda, genellikle devlet gücünün sınırlandırılmadığı, vatandaşların hak ve özgürlüklerin muallak durumda olduğu ve insanların farklı din ve mezhep mensuplarıyla birlikte yaşamakta zorlandığı gözlemlenmektedir. Bu çerçevede siyasal sistemi tamamıyla Batı’dan adapte etmek kimilerine göre bir çözüm olarak sunulurken, kimileri ise İslam’a dönüldüğü takdirde bütün sorunların zaten sonlandırılmış olacağını iddia etmektedir.

Bu tartışmalarda önemli bir detayın gözden kaçırıldığını düşünmekteyim. “Geçmişini bilmeyen geleceğini bilemez” deyiminden hareketle, İslam dünyasının siyasal sisteminin güncellenmesinine dair tartışmaların sağlıklı zeminde yürütülmesi için, evvela geçmiş siyasal mirasın bilimsel, tutarlı ve ön yargıdan uzak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindeyim. Bu nedenle, günümüz İslam dünyasının büyük kısmında asırlar boyunca hüküm sürmüş Osmanlı Devleti’ni doğru anlamak önem arz etmektedir.

Fakat ne yazık ki Osmanlı Devleti’nin doğru anlaşılmasının önünde önemli engellerin olduğu görülmektedir. Birinci olarak, gerek Türkiye’de gerekse Batı ve Orta Doğu’nun büyük kesiminde, Osmanlı tarihini araştırmak Türk tarihini araştırmak ile özdeştirilmektedir. Hâlbuki Osmanlı Balkanlardan Kuzey Afrika’ya kadar farklı ırk ve din mensuplarını aynı çatı altında toplamış bir devlet olması sebebiyle, Osmanlı’nın araştırılması, aynı zamanda Balkanların ve Arap dünyasının tarihini araştırılmakla eşanlamlıdır. İkinci olarak Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte, Osmanlı geçmişte hüküm sürmüş bir devlet olarak algılanmamış, aksine güncel siyasi görüş ve hayat tarzını belirleyen özelliğe sahip olmuştur. Bu nedenle Osmanlı’yı kötülemek seküler bir hayat tarzı yaşamanın gereği olarak görülürken, Osmanlı’yı methetmek mütedeyyin olmanın bir ön koşulu olarak algılanmıştır. Üçüncü olarak mütedeyyin diyebileceğimiz çevreler arasında da Osmanlı’ya karşı önyargının olduğu gözlemlenmektedir. Bu meyanda bilhassa İslamcı ve akademik çevrede Selefîlik ve Avrupa’nın Osmanlı algısının etkili olduğu görülmektedir. Selefî düşüncenin saf İslam’a geri dönüş talebinin İslam tarihinin büyük bölümünü parantez içine alınmasını beraberinde getirmesi ve Avrupa’nın menfi Osmanlı algısı, Osmanlı’ya gerekli önemin verilmesini engellemiştir. Dahası, Avrupa’daki hâkim ‘Osmanlı despotizmi’ algısına benzer bir algının İslam dünyasında da hâkim olması dikkat çekmektedir.

Osmanlı Devleti’nin Avrupalılar tarafından “despotik rejim” olarak nitelendirilmesi, Osmanlı sultanının hiçbir kurala bağlı olmayan ve keyfi hareket eden yönetici olarak tasvir edilmesini beraberinde getirmiştir. Ancak son dönemde Batı’da Osmanlı hakkında yapılan bazı çalışmalarda, bu anlatılanların abartılı olduğu ifade edilmektedir. Zira Osmanlı tarihi boyunca sultanın gücünü sınırlayan etkenler mevcut olmuştur. Örneğin, Yeniçerilerin tarih içerisinde sürekli güç kazandığını, hatta sultanın tahta çıkması ve azledilmesi sürecinde belirleyici konuma yükseldiği bilinmektedir. Keza Osmanlı hukuk sisteminin İslam hukukundan oluşması da, sultanın gücünü sınırlayan bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar Osmanlı sultanı ceza hukuku ve vergi gibi sınırlı konulara ilişkin kanunlar belirlemiş olsa bile, hukuk mevzuatının geniş kısmı İslam hukuku tarafından düzenlenmekteydi. Bu çerçevede Osmanlı sultanı yasa koyan yönetici değil, hukukun koruyucusu ve uygulayıcısı olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte hukukun yorumlanması ve mahkemelerde uygulanması ulema tarafından yerine getirildiği bilinmektedir. Bu gelişmenin tabii bir neticesi olarak, ulema devlet ve toplum içerisinde itibar ve güç kazanmıştır.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım meselelerin netlik kazanmasının yolu, bu konulara ilişkin bilimsel çalışmalardan geçmektedir. Ancak üzülerek belirtmeliyim ki, bugün hâlâ Osmanlı’nın siyasal sistemi hakkında yeterli derecede bilgiye sahip değiliz. Yazının kapsamını göz önünde bulundurarak Osmanlı siyasal sisteminin araştırılmasına ilişkin sadece bir konuyu zikretmekle iktifa edeceğim. Bugün elimizde Osmanlı’ya ait geniş bir arşive sahip olduğumuz bilinmektedir. Bu arşiv içerisinde kadı sicilleri (mahkeme defterleri) önemli yer tutmaktadır. Kadı sicillerinin araştırılması, Osmanlı Devleti’nin siyasi, hukukî, iktisadî ve kültürel hayatının ortaya çıkmasına önemli katkı sunabilir. Bu siciller üzerinden hukukun uygulanması ve dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin siyasal düzeni hakkında da önemli bilgiler edinilebilir. Arşivlerin araştırılmasıyla birlikte, Osmanlı Devleti’nde adaletin tesis edilmesi, zengin-fakir arasındaki eşit(siz)lik, hâkimlerin bağımsızlığı, yöneticilerin yargılanması gibi hususlar netlik kazanabilir.

Her ne kadar Türkiye ve Batı’da son dönemde Osmanlı’nın hukuk sistemine gösterilen ilgide artış gözleniyor olsa da, bu çalışmalar maalesef ferdi çalışmalardan öteye gitmemektedir. Hâlbuki altı asırlık bir geçmişi olan ve Balkanlardan Kuzey Afrika’ya kadar hükmetmiş bir devletin hukuk sisteminin etraflıca araştırılması, ancak bir proje kapsamında yapılabilir. Bunun için ise, geniş bir bütçeye ve öz veriyle çalışabilecek araştırmacılara ihtiyaç duyulmaktadır. Netice olarak, Osmanlı mirasının doğru değerlendirilmesi sadece geçmişte yaşananların ortaya konulmasını değil, güncel tartışmaların sağlıklı zeminde yapılmasına katkı sağlayacağını söyleyebiliriz. Aksi takdirde, siyasal sistemin güncellenmesine dair yaptığımız tartışmaların retorikten öteye gitmesi mümkün gözükmüyor.                            ◄◄

About Dogus