İçimdeki Dünya

elif bayraktar 02

 

‘Giderek hafifledi dünyanın içimde tuttuğu yer.’ (Nazan Bekiroğlu)) Bu sözü okuduğumdan beri sorgular oldum kendimi.

Sahi ne kadar yer kaplıyordu dünya sevgisi içimde? Ahir zamanın en büyük imtihanıydı bu sevgi. Ağaçlar, kuşlar, rüzgâr fısıldamaz olmuştu ilahî aşkı!!! Ya da kulaklar mı sağırdı, duyamadı o ahenkli sesi.

Yer gök kainat Allah Allah derken, hangi kulaklıktan hangi şarkıyı dinliyordu avare genç! “Gece gündüz bilgisayarda vakit geçiriyorsun” diye söylenen annesinin sesi gibi bi kulaktan girip diğer kulaktan çıkıyordu nasihatler. Önemli olan kendi hazzı ve istekleriydi. Hem kötü bişey değildi yaptığı sadece oyun oynuyordu bilgisayarda; kulağı da oradaydı, gözleri de oradaydı. Telaşe, telaşe… “Zaman hiçbir şeye yetmiyor” diye şikâyet etti. Ve dahi unuttu dünyanın ne kadar kısa olduğunu. Oynadığı oyunlardaki gibi bir iki üç can verilmiyordu, tekrar hayata dönebilmek için. Sadece tek can ile sonlandıracaktı dünya oyununu! Ah dünya içinde dünyaya aldandı.

Ezan sesi okunurken evin içinde bangır bangır çalan müzik sesindeydi kadının kulağı. Bi yandan büyük bi hızla evi temizliyor, bi yandan akşam gelecek olan misafirlerine hangi ikramları hazırlayacağını düşünüyordu. Ve sonra o düşünceleri çocuğunun ağlama sesi kesti. Ezan sesi ise arka fonda belli belirsizdi, duy(a)madı. İşte dünya telaşesi!

“Paslanmış kalplerinizi ve kulaklarınızı Kur’an’la temizleyin” deniliyordu. “Kur’an şifadır” deniliyordu. Kur’an, bi de ruhun gıdasıydı ya hani.

Hepsini unuttu! Kur’an sadece rafta kaldı. Ara sıra aklına geldikçe eline alır oldu. Çünkü elleri doluydu adamın. O kadar yoğundu ki! Bitmek bilmeyen telefon görüşmeleri vardı. Saatler süren konuşmalar, Facebook, Instagram, mailler. İşler güçler işte. Fakat niyeti asla kötü değildi, evinin rızkı için telefonla bu kadar haşır neşir olmak zorundaydı. Cami işleri, hayır kampanyaları, sohbet organizasyonları da cabası. Hepsini organize edecekti tabi. Hayır için kullanıyordu sosyal medyayı da.. Lakin Kur’an sesi eksikti. İnsanların sesinden, kendi iç sesinden de gerideydi, hissedemedi boşlukta olduğunu. İçini kapladı huzursuzluklar. İşte dünya telaşesi!

Sabah erken kalkıp okula gitmek için hazırlanıyorken, mis gibi havayı teneffüs edip Allah’ı hatırlamaktan uzak, parfüm kokusundan burnu tıkanırcasına şişeyi üzerine sıkmayı tercih etti genç kız. Aynaya baktı, kendini güzel bulmuyordu, yüzünde bir takım kusurlar vardı zannınca. Onları bi güzel makyajla kapadı. Yüzüne güzellik katan boyalardan sürdü. “Biz sizi en güzel boya ile boyadık” diyen Rabbinden habersizdi. “Sizi en güzel surette yarattık” diyen Rabbinden biçare kendine yine zulmetti. Ahh şu değersizlik hissi yok mu? Kendini değersiz hisseden biri ancak bu kadar gafil kalabilirdi. Gör(e)medi güzelliğini… Güzelliğin göreceli bir kavram olduğunu bilemedi. Güzel bakarsa güzel görüp, güzel düşüneceğini bilmiyordu. Ve bi heyecan ile çantasını alıp evden çıktı, insanların arasına karışıp okula gitti. O gün de düşün(e)medi. İşte dünya telaşesi!

Küçük bir çocuk hayretle gökyüzüne baktı. Ne kadar da geniş ve büyüktü. Gündüz güneş çıkıyor, gece yıldızlar ve ay. “Bunu yaratan kim?” diye düşündü. Sonra ağaçlara baktı, sonbahar-kış-ilkbahar-yaz annesinden öğrenmişti mevsimlerle ağaçların da değiştiğini. Yaprakların renkten renge girdiğini. Hepsi hayret vericiydi.

Sıcak bir günde hararetle karpuz yiyordu ki birden karpuza bakıp, şaşırdı. İçi su ile dolu bir meyve, hem de bu sıcak havada. “İlahî Rabbim sen nelere kadirsin” diye iç geçirdi. Hem kışın yendiği portakalın da o mevsime özel bir şifa olduğunu hatırladı. “Meyveleri şifa olsun diye mevsim mevsim önümüze koyan Allah’a hamd olsun” dedi. Çocuk düşünüyordu, tefekkür ediyordu. Ve seviyordu yaratılan her şeyi. Yaratanından ötürü seviyordu. Düşünmek için çok fazla vakti vardı çocuğun. Sorguluyordu. Ve Allah’a inancı gün be gün artıyordu. Telaşe sarmamıştı henüz küçük bedenini.

Hepimiz bu devirlerden geçmişizdir. Hele o çocuğun heyecanını iman sahibi her insanın yaşadığını düşünüyorum. Küçükken hayret ettiğimiz ne kadar çok şey vardı. Peki büyüyünce ne oldu?

Neden gaflete kapıldı gözlerimiz, kulaklarımız ve dilimiz? Biz neden düşünemez olduk? Dünya telaşesi ha!! Yapmamız gereken, yetişmesi gereken o kadar çok şey vardı ki; ne düşünmeye vakit kaldı, ne şükretmeye, ne sorgulamaya, ne zikretmeye…

Bir dakika sakin kalmaya ve düşünmeye ne dersiniz? Ve şunu söylemeye ‘Giderek hafifledi dünyanın içimde kapladığı yer.’

 

Elif Bayraktar

About Dogus