Kandiliniz Kutlu Olsun Ama Kut’u Veren Kim?

 

Mehmet sukru Oflaz 02

Nisan ayı “Kutlu Doğum” haftasını içinde barındıran bir ay. 1989 yılından itibaren devlet ricalinin himayesinde kutlanmaktadır. Ulu Peygamberimizin (SAV) doğumunun kutlanma-sının tarihi hayli eski. Bir gelenek olarak bugüne kadar gelmiştir. “Dış Türkler” olarak bizler de çeşitli salon programları ile bu geleneği devam ettiriyoruz.

 

Yıllar yılı süren ve günümüzde hedef ve biçim değiştirerek devam eden tartışmalar var “kandiller” etrafında. Bu tartışmalardan uzağız. Uzak durmalıyız. Falım sakızı gibi, çiğne çiğne at kabilinden tartışmalar bir fayda temin etmiyor bize. Ve fakat bazı tespitler yapmak durumundayız…

 

Anma programları ile yapılan böldüğümüz zamanı, bölmemiz sebebiyle kaybettiğimiz bütünün tekrar birleştirilme çabasıdır. Davranışımızı belirleyecek bir katkıdan bahsetmemiz pek mümkün değil. Anmak, an-lık bir meseledir. Gerçek hayattan (gerçek derken biraz sonra içine gireceğimiz hayatı kastediyorum) bir anlık kopma hâli, duygusal olarak rahatlama sağlayabiliyor. Çünkü, üzerimize yüklenen sorumlulukları erteleme hâlimizin oluşturduğu gerginliği, bizim için değerli bir ismi anarak, yaşadığımız âna getirerek aşmaya çalışıyoruz. An-mak, öldüğünü düşündüğünüz! ve değer verdiğiniz ismi yaşadığınız ana çağırmak demektir. Tabi bunun geleneksel eda biçimi zaman içinde değişiklere uğraması dolayısıyla, kaybedilen mekân aidiyeti buna eklenebilir. Camiden çıkarılıp salonlarda ifa edilen anma programları, yeni aidiyetler dolayısıyla yeni anlama biçimleri meydana getiriyor.

 

Ulu Peygamber’i (SAV) anmak mümkün mü? Camide bütün inceliklerine ve gereklerine riayet edilerek okunan Süleyman Çelebi’nin yazdığı Vesiletü’n Necat’ı ile bir salon programı aynı olabilir mi? Süleyman Çelebi yazdığı eser ile milletimizin hangi yarasına ilaç olmayı amaçlamıştır? Neden şiir ile yapmıştır? İlginç değil mi?

 

Kutlu Doğum programları ile andığımız Efendimiz’dir. Yaşadığımız âna getiriyoruz. Belirli bir süreliğine, organizasyon içinde, kısmen gösteri şeklinde. Sünnet ile rabıtayı tesis edecek imkânı, bizi KUT sahibi kılacak donanımı, şuur düzeyinde aksiyonu nasıl kazanacağız? Bunun önünde en büyük engel salonlardır. Sünneti yaşamanın bizi mecbur tuttuğu büyük organizasyonu ıskalamamıza sebep oluyor salonlar. İbn-i Haldun, “sünnetin yaşanması için fıkhın! olmasının gerekli” olduğunu söyler. Dr.Sait Başer, “Kutadgu Bilig’de Kut Ve Töre” adlı eserinde, törenin yaşayabilmesi için birinci şartın “devlet olmak” olduğunu söyler. Salonlar bizi, bu şiarın uzağında tutmak için icat edilmiştir.

 

‘Mevlid kandiliniz kutlu olsun’ diyen kişi, bu sene de bugünü atlattık kastıyla söylüyor genellikle. Ayetler, hadisler, meşhurların sözleriyle bezeli, vurgulu hazır mesajlar ile, sünnetin/fıkhın uzağında kalmanın bizi teskin edici tavrına bile isteye talip oluyoruz. Ama ‘kutlu olsun’ demek “sünnetli/fıkıhlı olsun” demektir. Kut, Allah’ın devlet reisine verdiği kurallar bütünüdür ve en başında adalet gelir. Malumunuzdur adalet, tevhid manasınadır.

Ehl-i Sünnet yerine Ehl-i Adalet denilse yeridir.

 

Bu ülkede yaşıyoruz. Bu ülkede olup bitenlerin, dünyada olup bitenlerden bağımsız olmadığı malum. Olup bitenlerin karşısında tavrımız, tarihî mensubiyetimizi ve mesuliyetimizi iptal eden seçeneklerden uzak olmalıdır. Kültürümüzün bize sağladığı imkânları, popüler tercihlerle değiştirmemek önceliğimiz olmalıdır. Bursa Ulu Camii’nde Hz. Peygamber’e saygısızlık yapılması sebebiyle, bunu şiiri ile bertaraf eden Süleyman Çelebi, millet hayatımızın şehsuvarıdır. Onun gibi niceleri. Bu büyük birikimi Müslümanlık namına hafife alanlar, bilmelidirler ki mana yurdumuzun sınırlarını ihlal etmiş oluyorlar. Sınırı ihlal edenler ve buna kayıtsız kalan “yeşil sarıklı ulu hocalar” bunun hesabını gecenin tenhasında inceden inceye çok dikkatli bir şekilde yapmalıdırlar.Habib-i Neccar’ı taşa tutanlar ile Yunus’u veya Süleyman Çelebi’yi taşa tutanlar aynı kişidirler. Biz sınırı bekliyoruz, yenilmeyecek bir şey var elimizde; şiir.

Kandilleriniz Kutlu Olsun. Amin!..

About Dogus