Fas – Marakeş (2)

Ergun-Madak-02-300x75

Marakeş otobüs terminaline geldiğimizde çevremdeki simsarı hiç dikkate almayarak Essaouira tabelasını aradım ve biletleri satın alarak perona doğru ilerledik (zannediyorum 150 dirhem {15 eu} ödemiştim 2 bilet için). Sabah 11 civarlarıydı etraftaki kalabalığı seyretmeye başladık. O sırada biletleri incelerken kargacık kurgacuk yazılardan şu sonucu çıkardım: koltuk numarasız rast gele oturacaktık. Çıka çıka miadını doldurmuş çift katlı bir otobüs geldi ve manzaramız güzel olsun düşüncesiyle sol en ön tarafa oturduk. Yolun yarısı neredeyse gidişli gelişliydi ve arada sollamaya çıkarken şoför, bizim de çatlak camdan dışarı bakarken yüreğimiz ağzımıza geliyordu.

 

Geçmişten bir anı…

Yaz tatillerinde köyümüze giderken bindiğimiz Yozgat otobüsleri geldi bir anda aklıma. Memlekete gitmek için bindiğimiz otobüslerin hem modeli daha eski olur, hem de aslında 3 saatte alınabilecek bir yol, sabahın çok erken saatinde çıkmamıza rağmen akşam köye zor düşerdik. Anlayacağınız otobüs değil şehirlerarası dolmuşçuluktu. 17-18 yaşlarına gelip, gözümüz biraz açılınca Sivas otobüslerini keşfetmiş, hem konforlu ve hem de Yozgat’a kadar durmadan gidilen bir yolculuk yapıyordum ve hâlimden çok memnundum.

Madem konu bizim Yozgat otobüsleri şunu da anlatmadan geçemeyeceğim: Bir akrabam, ismine Halil diyelim, Yozgat otobüsüne bilet almadan önce, nerede mola vereceklerini sormuş, onlar da Sorgun’a kadar mola vermeyeceklerini söylemiş.

Firma sözünde durmayıp alakasız bir yerde mola verince, Halil abi onlara çıkışınca: ‘İstediğin yere şikâyet et’ deyip başlarından savmışlar. Halil abi Ankara’ya dönünce firmaya telefon edip, aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:

– Ben geçenlerde sizin firmayla yolculuk yaptım Yozgat’a. Çok memnun kaldım. Size bir hediye göndermek istiyorum. Kaç kişisiniz?

– Sayayım abi. Bir, iki, üç … on altı kişiyiz abi.

– Tamam sağ ol. Ben sizin on altınızın da …. diyerek kalaylamış.

 

Essaouira otobüsünde durum pek farklı değildi; bir damın üstünde kazara bir kuş kanadını kaldırsa neredeyse onun için de duracaktı sevgili şoförümüz: ‘Ne yaparsın, ekmek parası’ diye düşünerek 2,5 saatlik yolu, 3,5 saatte almıştık.

Essaouira ve arkasındaki Atlas Okyanusu, Argan ağaçlarının arasında bir anda görünüverdi. Denizi görünce insanın içini nedense bir anda bir sevinç kaplıyor. Masmavi bir deniz, batıya doğru ilerleyen güneş. Her şey muhteşemdi.  Sağ salim geldiğimiz için ‘elhamdülillah’ dökülüverdi bir anda dilimden. Terminalde 2-3 taksici peşimize takılmasına rağmen, bir manava girip koca koca portakallardan almış ve internetten ayırdığım otelin adresini sorduk: Babul Dukkala kapısı yine karşımıza çıkmış ve o kapıdan girmemizi, tekrar sormamızı söylediler. Sora sora Bağdat bulunur hesabı, otelimizi kolayca buluvermiştik (2 gece için vergiler dahil 52 euro.)

 

Odanın kapısı açılır açılmaz, rutubeti hemen hissedebiliyorsunuz. Odamız büyük, hatta 3 kişilikti ve en üst kattaydık. Sabah kahvaltısı yapılan teras bizim kattaydı.

Neyse, otele yerleştikten sonra çevreyi dolaşmak için tekrar dışarı çıktık. Otelimiz, çevresi surlarla kaplı alanın içindeydi ve etrafımız irili ufaklı turistik dükkanlarla doluydu. Peki dükkânlarda neler satılıyor: yün elbiseler, şapkalar, tahta kaşıklar, deri çantacılar, nugat şekerlemeciler, argan yağı satan kooperatifler, balık hali, manavlar, bakkallar, zeytinciler ve tabii ki restoranlar.

Bizim en çok seyyar satıcılar ilgilimizi çekiyordu. Bir yaşlı amca % 100 yünden yapılmış kazaklar satıyor ve 200 dirhem (20 eu) gibi bir rakam istiyordu. Sonra kaktüs meyvesini keşfetmiştik ve sık sık yiyorduk. Çarşıları gezerken, günün de yorgunluğu olduğu için bir yerde oturup nane çayı ve kahve içip güneşin batışını bekledik. Oturduğumuz kafe aslında çok enteresan bir yerdi. Karşımızda uzun bir duvar vardı ve dikkatli baktığımızda buranın Yahudi mezarlığı olduğunu gördük. Arkası ise sahil, Atlas okyanusu sahili. Tuhaf bir durum aslında geçmişte mezarlar, ölüler için seçilen yerler: Denize nazır. Aynısını İstanbul’da Bebek sahilinde görünce de şaşırmıştım. Dünyanın en harika manzarasına defnedilen insanlar. Kapitalist dünyada yaşadığımız için artık her meseleye ekonomik çıkar merkezli bakıyoruz.

Güneşi batışına doğru sahile gittik ve sahilde bir çocuğun  yüzdükten sonra üstünü giydiğine şahit oluyorduk, aylardan aralık ayı. Yarın daha ayrıntılı gezme planı ile tekrar çarşılara, oradan da otele doğru yola çıktık.

Ertesi sabah ezan sesiyle uyanıp sabah namazını kılmış, sonra biraz daha uyuduktan sonra saat 09:00 gibi kahvaltıya geçtik. Güneş karşıdan vurmasına rağmen hava Marakeş’ten biraz daha serindi. Bizim köyün cızlağı, tereyağı, reçel ve nane çayı ile kahvaltımızı yaparken etrafımızda martılar uçuşuyordu. Bazı oteller de kahvaltılarını çatı katında verdiklerini görüyorduk. Terasta uzunca bir süre takıldık, çay-kahve, bir daha çay-kahve derken abdestlerimizi alıp otelden ayrılıp sahile doğru yürümeye başladık. Dar sokaklardan çıkıp genişçe bir meydana geldi Essaouri kalesi karşımızda beliriverdi. Ve okyanus, devasa deniz. Gözler görebilse sizi Kanarya Adalarına kadar götürebilirdi.

 

Çevrede bir sürü insan tuttukları balıkları temizleyip satıyorlardı. O an, yanımda neden bir mangalım yok, ya da bu şehirde neden oturmuyorum diye hayıflandım. Şehir kalesinin yanından geçerken bir anda sağlı sollu tezgahlarda balık satıldığına şahit olduk. Sardunya, çupra, alabalık derken, asıl enteresan balıklar biraz daha ileride beliriverdi. Vatoz ve köpekbalığı. İnsan dokunmadan edemiyor, derisi kauçuk gibi. Acaba tadı nasıldır? Hemen bir turist kalabalığı göze çarpıyor.

ir de bakıyorsunuz ki, taze midye satıcısıymış kalabalığın nedeni. Herhalde bundan taze ve sağlıklısı olamaz. Hani cesaret edebilsem alacağım bakacağım tadına ama bir türlü görüntüsüne alışamadığım için cesaret edemedim.

 

Her taraf martı ve martı sesleri ile cıvıl cıvıl. Bu arada koca koca, canlı yengeçleri de unutmamak lazım. Yani böyle görünce insanın kütür kütür yiyesi geliyor yengeci. Ama yengeç nasıl yenir ki? Onu dahi bilmiyoruz. Denizi bile ilk kez 17-18 yaşımda Ankara’dan İzmir’e gidince görmüştüm. Yani bizde deniz ve balık kültürü hamsi ve palamut dışında pek olmadı. Yıllar sonra buna somonu, sardalyayı ve son yıllarda da çupra ve Türkçe adını bilmediğim zeebaarsı da ekledik. Yengeci ise ilk kez canlı olarak Singapur’da restoranların önündeki akvaryumlarda görmüştük.

Tekrar pazara dönecek olursak, sona doğru geldiğimizde etrafı bir duman bürümüştü. ‘Allah’ım! İnşallah tahmin ettiğim gibidir’ diye geçiriverdim. Evet, salaş bir dükkan ve mangal. Bir ızgarada 9 sardalya ve fiyatı 30 dirhem (3 euro), karşınızda liman, sırtınızı bir duvara yaslıyorsunuz ve duvarın arkası Atlas okyanusu. Asıl en önemlisi; bugünkü akşam yemeği meselesini mükemmel bir şekilde çözmüştük. Saat daha erken olduğu için biraz daha dolaşmaya ve saat 16:00 civarında gelmeye karar verip oradan ayrıldık.  Başka bir sahilde yürümeye karar vererek limandan ayrıldık. Öğle namazı saati yaklaşışında sorduğumuz 2 kişi birazdan ezanın okunacağını ama cemaat ile 1 saat sonra kılındığını el kolla anlattılar. Biz de sahile gitmek yerine tekrar otele dönüp namazı otelde kılıp tekrar dolaşmaya ve sabırsızlıkla beklediğimiz balıkçıya doğru ilerledik. Balığımızı yedikten sonra sahile gidip denizi seyretmeye başladık. Sıcak memleketlerde aslında yerli halkın gündüz pek gözükmediğine, bilakis akşam vakitleri dışarıya çıktıklarına burada da şahit olduk. Herkes sahile doğru geliyordu.  Biz de biraz sahilde yürüdükten sonra akşam namazını bir camide kılıp, çarşıdan biraz mandalina ve zeytin alıp, otelimize tekrar döndük. Essaouira anlatmakla bitmiyor. Bir dahaki sayımızda görüşmek üzere                          ◄◄

About Dogus