“Benden Selâm Olsun Bolu Beyi’ne”

Mehmet sukru Oflaz 02

“Seçimlerde Adayım Köroğlu” başlıklı bir yazı yazmıştım bu köşede. Orada önemli olanın seçimler olmadığını, Türk varlığının imkânlarını bilip harekete geçirmek olduğunu anlatmaya çalışmıştım. İnsan olarak dünyada işgal ettiğimiz yerin rastlantı olmadığını inancımız gereği kabul ediyorsak, bu hakikatin bizi mecbur ettiği istikameti, millet hayatının şuur hâlinde bizde vücud bulduğu değerlerle, aksiyonla, usulle yürümemiz gerektiğini idrak etmemiz gerekiyor. Her seçim öncesi, teknik ve gündelik pozisyonların tasnifine ve yer bulmasına odaklanmamız, ayartıcı ve uyuşturucu bir husustur. Seçim sonrası elde edilecek kazanımlar önemli, fakat esas değildir.

 

Şimdi burada “kabuğumuza çekilmeyelim, açılalım” vb. cümlelerden ziyade, kabuğumuzu beğenmemek gibi bir durumla karşı karşıyayız. İnsanımız, ekonomik sıkıntılarını aşma telaşı, politik iniş çıkışlarda yaşadığı baş dönmesi, aidiyet duygusundaki savrulma, bilgi temelinden yoksun hamasetimizi kabartan diziler vs. sebebiyle şuur bölünmüşlüğüne yakalanmıştır. Tutarlı, sürekli ve nitelikli varlık konumlandırması bu hâliyle mümkün olamamaktadır.

İnsanımız, tarihî dizilerle bir süreliğine gerçek hayattan – dolayısıyla sıkıntılarından- kopmakta, lâkin hayatın içine döndüğünde ise kendi şuurunu orta yerde görünür kılamamaktadır. Tasavvufa yönelen insanımız, meclisinde bir süreliğine hayatın gerçeklerinden sıyrılarak uzaklaşmakta, eve döndüğünde ise elinde olanları kendi evinde bile gerçekleştirememekte. Cemiyetlerde en ağır konuları tartışarak rahatlamakta, dışarı çıktığında ise hayatın gerçeklerine dair gayret davetlerini çeşitli bahanelerle ertelemektedir. Bunu uzatabiliriz.

 

Bunun sebeplerini irdelediğimizde şu hususları belirtebiliriz: Gündemimizi belirleyen ana hat, politik tercihler. Memleketimizde olan biten ne varsa herhangi bir süzgeçten geçirmeden olduğu gibi aktarıyoruz. Her birimizin bir mensubiyeti olabilir. Her birimiz mensubiyetimizi tahkim edecek gündemleri, süzgeçten geçirerek ve güncelleyerek buraya aktarmalıyız. Mensubiyetimiz birbirimizle konuşabilmeyi, paylaşabilmeyi engellememelidir. Ortak değerlerimiz, bizi biz yapan değerlerimizi günlük tartışmaların keşmekeşinde ıskalamamalıyız. Özellikle bize hayatın içinde yer açan kültürümüzü ve onu sürdüren ana damarı yok sayan veya tahrif eden popülist düşüncelerden, hareketlerden, yapılardan özellikle gençlerimizi uzak tutmalıyız.

 

Bu tespitlerin ardından, çözüm olarak şunları söyleyebiliriz: Bütün baskılara ve tahrif hareketlerine rağmen toplumumuz için “cami” merkezdir. Camilerimizde görev yapan din görevlileri din algımızı boşa çıkaracak müdahalelerden kaçınmalıdırlar. Hayatın gerçeklerine ters söylemlerden, dinî tartışmalardan, insanımız uzak tutulmalı, bu toplumun dinî kabulleri “bid’at, hurafe” söylemleriyle örselenmemelidir. Cami, dernek vb. yöneticileri, görevlerinin birer emanet olduğunun idrakinde olmalı, din görevlilerine baskı yapmamalı, toplumun ihtiyaçlarını nesillerimizi hesaba katarak çözüm odaklı faaliyetler göstermelidirler. Kurumlarımız “rahmet merkezi, çözüm merkezi, takva merkezi” olmalı, bürokratik bir anlayışla “emredici, kıyıcı, dışlayıcı” dili terk etmelidir. Şehirde yaşıyor olmanın gereği olarak, bilgi, kitap ve sanat çabaları gündeme alınmalıdır. Taşralı tepkiler ve dil, hemşericilik, partizanlık terk edilmelidir.

Seçim arifesindeyiz. Bu ilk seçim değil, sonda olmayacak. Üzerimize düşen vazifelerimizi yerine getirmek mühim. “Ehem mühim denklemi”ni gözetmeliyiz. Hakk’ın takdiri ile buralardayız. “Ol” dedi oldu. “Olma” derse olmaz. Kuyuya atılan Yusuf’u kurtaran bir kervan her zaman olacaktır. Kenan diyarına melik olmak asıl hedefimiz olamaz, biz yolda olmaya, yürümeye ve mücadele etmeye gayret etmeliyiz. “Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler…”

About Dogus