SONBAHAR…

Mehmet sukru Oflaz 02

Lav Denizi’nin etrafında, başını dizlerinin arasına almış, korku ve keder içinde vaktin gelmesini bekleyen bir meçhul adam. Biriktirdiği hiçbir şeyin fayda vermeyeceğini geç anlamış; pişmanlık nefes almasını zorlaştırıyor. Uzaktan beliren ve ümit olarak kendisini heyecanlandıran bir ihtiyar çoban ve binlerce koyun. Kavalın içli sesi bir “davet” gibi geliyor uzaktan. Renklerin karıştığı bir dünya… Korkulu bir düş. Uyanmak ve her şeyin yerli yerinde olduğunu görmek… Ne saadet…

……………………………….

Sonbahar. Kırılgan yanımızın kendini aşikâr ettiği, hüzün zamanları. Hücum üstüne hücum yediğimiz, kuytuların bizi sarmaladığı, fildişi kulemizin kırkıncı odasının ancak paklayacağı bir yalnızlık isteği. Acaba Efendimiz de böyle hisseder miydi? Bize öğrettikleri arasında “hüznün” olduğunu biliyorum. Bizim eksiğimiz, hüznümüzden bir “gül” yetiştiremeyişimiz. “Adem” oluşumuz buna sebeptir belki.

Her şey sona doğru dönüyor. Aynı istasyonlara uğrayan kara tren.

Yolcular ve hikâyeler farklı.

Önümüzden geçen tren, beraberinde bizden bir şeyler alıp gidiyor. Eksilerek ilerliyoruz. Her istasyonda kendimizden bıraktıklarımız kaplıyor tren yollarını. Dokunamadığımız suretlerin arasından, canlı bir yüz beklediğimiz oysa. Bunca insan, siyah bir örgü yumağı. Ellerde duran siyah deri çantaların kazandırdığı ciddiyet matematiğe konu. Yere serilmiş branda bezinin üstünde maske satan seyyar satıcılar, uygun maskenin hangisi olduğunu bulmamız için denememize izin verebiliyor. Yüksek iş aklı. Kobra yılanı sepetin içinden çıkıyor. Dans ediyor müziği takip ederek. Oysa zoologlar kobraların kör olduklarını ve belli belirsiz gölgelere göre hareket ettiklerini söylüyorlar. Müthiş bir keşif. Yürüyen merdiven insanı çabasız yükseklere çıkarıyor. Meratıb. Silsile-i meratıb.

Biraz limoni. “Niye böyle şeyler söylüyorsun?” diyor, Melahat. “Üzgünüm” diye geçiştiriyorum. “Yok yok Melahat değil, Mualla”. Karıştırdım. “Ama her şey bizim için” deyiveriyor. Evet öyle, ama üzgünüm.

Bu benim maskesiz hâlim.

En gerçekçi hâlim. Sanki dünyada bir tek ben varım diye korkuyorum. Ellerin yokluk. Omuzuna yaslanamıyorum Mualla.

Hatıralar ip gibi. Limana bağlıyor bizi. Sonra zaman ilerledikçe biz hatıra oluyoruz. Sonra kayboluyoruz. Dedim ya, gurbetteyiz. Yoksa demedim mi. Daha önceleri demiştim. Gurbetteyiz. Ne geliyorsa başımıza, gökyüzünden bir yıldız saçlarımıza karışıyor. Olsun Elhamdülillah….

Gecenin tenhasında, çağırıyorum bütün yardım kuruluşlarını, bütün acil numaralarını arıyorum…

Hayedeh yetişiyor, belli ki kalbi kırık…

Benim ümidimi benden alma Allah’ım

Benim özlemiş kalbimi kırma Allah’ım

Ben yuvamdan ayrıyım, başım gök yönünde

Yararım yok, yorgunum dostlarımdan ayrı düştüm

Fırtınanın belası yüzünden kanatlarım kırılmış

Benim ümidimi benden alma Allah’ım

Benim özlemiş kalbimi kırma Allah’ım…

 

Benim yüreğimdeki ipek heves rengini yitirmiş

Kafes içindeyken ben derdimi kime söyleyim

Yazıklar olsun ki keder benim kollarımı bağlamış

Gece gündüz boğazımda hıçkırıklar düğümlenir

Feryad ediyorum bu fırtınanın elinden

Aman bu fırtınadan… Aman bu adaletsizlikten

Benim ümidimi benden alma

Allah’ım

Benim özlemiş kalbimi kırma

Allah’ım

Ben yuvamdan ayrıyım, başım gök yönünde

Yararım yok, yorgunum dostlarımdan ayrı düştüm

Fırtınanın belası yüzünden kanatlarım kırılmış…….…

About Dogus