Takiye düştü kel göründü…

Zeynel abidin Kilic 02

Şevki dayım vardı. Erken yaşta saçları döküldüğü için ‘kel Şevki’ diye anılırdı hep. Bir gün, ikinci evliliği için kız bakmaya gideceklermiş. Kız hem güzel hem de kendinden 10 yaş küçükmüş. Şevki dayım, bu evliliğin olmasını istediği için işi sağlam tutuyormuş. İyi bir elbise ve sinekkaydı bir tıraş ile işin büyük bir bölümünü hâlletmiş ama kellik onu korkutuyormuş. Dikkat çekici, güzel bir kasketle de kelliğini kamufle etmeye çalışmış. Rüzgârda, her hangi bir temasta düşmemesi için de biraz dar olanı seçmiş ve düşmüş yollara. Kasketin dışına taşan saçlarında ak olmadığı için, Şevki dayım ne yaşını ne de kelliğini göstermiyormuş. Bu kadar çabaya rağmen, istemeye gittiği kız dayımın “kel” olduğunu biliyormuş.

Sordum dayıma: “Kız senin kel olduğunu nereden anlamış dayı?”  “Ulan yeğenim” derdi, “lakabı kelliğe çıkmış, babası ve kardeşiyle aynı tarlada çalışan bir adamın kelliği evleneceği kızdan gizlenir mi hiç, ben oraları hiç hesap etmemiştim.”

Havva yengemiz, Şevki dayımı o hâliyle kabul etmiş ve uzun süren mutlu bir beraberlikleri olmuştu.

İnsanları oldukları gibi kabul edip onların yanında olmak ayrı şey, onların yanlışlıklarını, hatalarını, bilmek ve o hâlleriyle kabul edip, onların tarafında olmak çok ayrı şeylerdir.

İbrahim’i yakacak olan ateşe, deve olup odun taşımaktansa; karınca olup su taşımalı. İnsan tarafını Hakk’tan yana, ateşi söndürenlerden yana koymalıdır.

Biz yıllardır birilerinin “hem kel hem fodul” olduğunu; kusurlarına aldırmadan övündüklerini, yeteneksiz olduğu hâlde üstünlük tasladıklarını âdeta haykırdık durduk.

Yukarıdaki hatıratta olduğu gibi , ‘takke düşüp kel görünmedi’, kellik zaten vardı ve biliniyordu.  Aslında bunu anlamak için bunca zaman kaybına da gerek yoktu. Birileri “kel” olduklarını her fırsatta, her ortamda, her söylem ve eylemde dile getiriyorlardı, ama kör bir taassup, onların bu hâlini görmeyi engelliyordu. Birilerinin gizlediklerini bulmak için müneccim olmaya da gerek yoktu. Az biraz basiret, az biraz ferasetle bakmak yetecekti…

Almanya seçimleri ve kukla Barzani’nin referandum oyununa uzun uzun yazılar yazmaktansa, “arif olan anlar” esprisinden hareketle böyle bir kıssayla gönderme yapmanın daha uygun olacağını düşündüm…

Bilenler biliyor da, şu bilmeyenler ve kandırılanlar ne zaman farkına varacak hakikatlerin…

Topluca gidiliyor ölümlere

Bu bölüm de, son birkaç ayda genç-yaşlı, hasta-sağlıklı onlarca tanıdığı ebediyete uğurladık. Başta kendi nefsim olmak üzere gidenlere rağmen, yaşayanlardaki hissizliğe, duyarsızlığa, ibret alamama hâline ithaf olsun…

Mevsim sonbahar. Tabiatta ölüme doğru göç var. Ölüm korkusuyla renkten renge girip, renk cümbüşüne dönmüş ağaçlar. Atıyorlar üzerlerinde ne varsa, sanki kefen giymek için yapılıyor tüm hazırlıklar. Her şeyi gizleyen o bembeyaz örtü, kefen niyetine vücudu sarar. Ve ölü bir ağaç aylar sonra çiçek açar; can bulur, meyveye durur…

‘Her can ölümü tadacak’ ilahi buyruk gereği bir sırra doğru yol alıyoruz. İnsan için, ölüm ‘bitiş/tükeniş’ olamaz. Ölümsüzlük özlemi insanoğlunun bitmeyen umudu olagelmiştir. Öyleyse, ‘ölmeden evvel ölmeli, ölümü öldürenlerden’ olmalıyız. “Hoş geldin ölüm derken, merhaba hayat” diyebilmeliyiz.

Ölümü, ‘sevgiliye verilen randevu vaktinin gelip çattığı, sevgiliyle aradaki perdenin kalkıp  O’na kavuşulduğu an’ eylemeliyiz.

Ölümsüzlük sırrını yakalamanın hazzı ile ölüme meydan okumalı ve “Ölüm, bize ne uzak ne yakın bize ölüm Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm” diyebilmeliyiz.

Kaçıp gidiyorlar ellerimizden can dostlarımız, bizim yanmamız, sızlayıp, ağlamamız faydasız; onlar memnun ki yerlerinden dönmüyorlar seferlerinden… Bize de belki onlardan davetiye vardır. Derhal başlatılmalı hazırlıklar. Ölümü görmezlikten gelerek, hayatı ebedileştireceğimizi sanıyor, ölümsüzlüğe açılan kapıdan ancak, ‘ölümle’ girilebileceğimizi akıl edemiyoruz. Peygamberimizin (s.a.v) irtihali üzerine Hz. Ebubekir’in, onun yüzüne bakarak; “Öldün, bir daha ölmeyeceksin!” demesi, insanın ancak ölerek ölümsüz olan bir hayata kavuşabileceğinin mesajını veriyordu. Yok olup bittiğini sandığın yerde, var olmaktır; yeniden doğuştur ölüm. Ayrılık vakti değil, dosta, sevgiliye kavuşmaktır ölüm. Yeniden dirilişe giden yolun başlangıcıdır, ölüm.

Ve Mevlana’nın mısralarında tatlanır şeker olur ölüm…

“Canı değil mi ki sen alıyorsun

Ölüm şeker gibi tatlanır.

Seninle olduktan sonra

Tatlı candan daha tatlıdır ölüm”

Ölüm etkin nasihat, en güçlü hakikat…

Hayat, umut ve korku arası bir dengeye oturtulmalı. ‘Ölüm değil korkutan; hesap, kitap ve çaresizlik’ diyebilmeli, bu şuurla, her hareketimizin hesabıyla haşrolacağımızın idrakiyle nefes alıp vermeliyiz. Öyle ya; mazlum olarak gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalı ki, var olmak, yaşamak anlamlı kılınsın…

İbret alalım  ölümden, ve hazırlıklı olalım istedim. İncitmeyelim kimseyi, sevelim, sayalım, hoş görelim, dost olalım. Doğduğumuzda biz ağlarken onlar gülüyorlardı. Öyle bir ölümle göçelim ki buralardan, biz gülerek gidelim, onlar ardımızdan ağlasınlar…

About Dogus