TARİHSELCİLİK KUR’AN’DAN AYRILIŞ MI?

Ibrahim-Turgut02

İslam dinî, tevhid üzere bina edilmiş İlahî bir nizamdır. Bu nizam, Allah (c.c) kaynaklıdır. Bu hakikati değiştirmek hiç bir beşerin haddi değildir. Kula lazım olan, O’nun muradına mutabık, koyduğu ilkelere göre hayatını inşa etmesidir. Her önüne gelen keyfince, işine geldiği gibi davranma lüksüne sahip değildir. Hele dinî konular olursa!..

İslam uleması, Kur’an’ın ve Sünnetin anlaşılmasında, bir takım usuller (metotlar) geliştirmiş, buna göre hükümler istinbat edilmiş ve amele döndürülmüştür.

“Tarihsellik” tek başına bir usul olarak takdim edilmesi, ne ilmi nede ahlâkîdir. Haşa! Allah’ın, mazide koyduğu hükümlerin, sadece ahlâkî olanlarını almak, geri kalanları ‘o günün şartlarına ve toplum yapısına özeldir’ iddiası ile kabul etmemek; Kur’anî hükümleri, zamanla sınırlandırmak büyük bir savrulmadır.

Tarihe dönüp bakıldığında, bu düşünceleri ortaya atanların eğitim hayatlarında, İslami ilimlerin dışında, bir takım felsefî fikirlerin tesirinde kalarak böyle kanaatlere vardıklarını, Fazlurrahman örneğinde görülmektedir.

Kendisi, “İslami ilimleri tahsilden sonra, 1950’ler de felsefe okudum. Dinî ilimler konusunda ciddi şüphelere düşerek, bunalıma girdim” diyerek, işin nereden çatlak verdiğini söylemiş oluyor.

Bu itiraflardan sonra, kendi düşüncesine ve değişen fikrî yapısına göre, tarihselliği bir “usul” olarak benimsiyor ve böylece bir çözüme gidebileceğine inanıyor. Bu düşünce değişikliğinin temelinde, dünyanın çeşitli ülkelerinde tahsil görmüş olmasıdır. Buralarda yaşadığı bazı olayları bizatihi yazmış olduğu kitaplarında anlatıyor.

İslam tarihinde, “Kur’an’ın tarihselliğini iddia eden ve tartışan” kaç âlim gösterilebilir? Onların Kur’an’a karşı saygıları, düşünülemeyecek kadar derindir. Onlar, Allah’ın emirlerini yerine getirmede son derece titiz davranırlardı. Akıllarına geldiği gibi konuşmazlardı. Son derece takva, ilimleriyle amil, ihlaslarıyla kamil insanlardı. Kur’an ve Sünnet çerçevesinde çözümler üreterek, Müslümanlara yol göstermişlerdir. Bu duruşlarıyla, tarihe eserleriyle tanıklık yapmış ve bu zamana kadar saygıyla anılmayı hak etmişlerdir.

Diğerleri ise, yaptıkları yanlışlarıyla hatırlanmaktadırlar.

“Tarihsellik” kavramının ortaya çıkışına, 16’ıncı yüzyıldan itibaren Batı’da başlayan modernite sebep olmuştur. Bu çıkışla, ivme kazanmış ve yeni toplumsal dönüşümün ayak sesleriyle tarihe adımını atarak, daha sonraki olayların meydana gelmesine sebep olmuştur.

Bu düşünce hareketleri, daha sonra kendilerini takip eden bireyler tarafından kurumsal hâle getirilerek, kimliklerini alarak tarihe mal olmuşlardır.

Kilise ile Modernistler mücadelesinde, dinî ve pozitif anlayış arasında seküler bağlamda, şartlara ve olaylara göre gelişen ve değişen düşüncelerin, sosyal ve toplumsal dönüşüm hareketleri anlamında, dünyevî amaçlarına ulaşmakla, bu değişimler devam etmiştir. Pozitivist ve rasyonel anlayışın galibiyetiyle, dinî anlayışın önüne geçmişlerdir. Gözlem ve deneyle ortaya çıkan sonuç, dînin ortaya koyduğu umdelerin önüne konularak ve o zaviyeden bakılarak, ya doğrulanma veya yanlışlanma modeliyle karar vermeye başlanmış ve günümüze kadar faaliyet göstererek, dine bağlılığın zayıflanmasına yol açmış, mabedlerin (Kiliselerin) kapanmasına, böylece zemin hazırlanmış oldu.

Bu gün birileri, aynı argümantasyonlarla/düşüncelerle, son din olan İslam için sahneledikleri oyunları ve hezeyanlarını, TV’leri dolaşarak ifa etme gayretindeler

Yüce İslam dinînin aydınlık güneşini söndürmeye âdeta koşmaktadırlar. Hâlbuki İslam’ın terakkiyle/ilerlemeyle herhangi bir uyuşmazlığı yoktur. Uyuşmazlık, kafalardadır. Kur’an’ın ilk emri, “Oku!” değil midir? “Oku, ama her şeyi oku” demektir. Böyle başlayan bir Kitabın ayetlerini, tarihsellik anlayışıyla yorumlayarak, “tarihe mal olmuştur” iddiasında bulunmak, son derece acı ve onlar adına talihsizliktir.

Üzücü olanda şudur: “İlahiyatçı, hafız, aynı zamanda Pof. Dr. olduğunu” söyleyenler tarafından bu nevi uç fikirlerin pazarlanmış olmasıdır. Halka yol gösterecekleri yerde, Müslümanların itikatlarını bozmaya çalıştıkları hâlde, sanki “hayra hizmet ettiklerini” rahatlıkla söyleyecek pişkinliktedirler. Bunların iyi niyette olduklarını söylemek, bir başka pişkinliktir. Önce “Sünneti inkâr ederek” başlayan ve daha sonra “Kur’an bize yeter” diyerek, Kur’an’ın tefsirini onların yapabileceğini, ve bunun daha doğru olduğunu, geçmiş müfessirlerin tefsirleri o günün kültür ve şartlarında yapıldığını, o günü yansıttığını, bu günden oradan alabileceğimiz fazla bir şey olmadığını iddia ederek, “günümüzün çağdaş imkân ve şartlarına göre, Kur’an’ın ahlâk ilkelerini alarak, hayatımızı inşa etmemiz gerekir” diyorlar.

Modern dönemde, Fıkıh Usulünün yenilenmesi, tecdid anlamında bir takım çalışmaların varlığından bahsetmek mümkün(İstihsanen) dür. Bu çalışmalar, “zamanın değişimiyle ahkamın değişimi inkâr olunamaz” usul kaidesinin anlamına mutabık yeni içtihatların yapılması, asla (Kur’an ve Sünnetin ortaya koyduğu) hükümler bağlamında, ferd’e ait çalışmaların yapıldığı anlaşılmaktadır.

Bu tür fıkhî faaliyetlerin, iyi niyetle yapılması esas olmakla birlikte, elbette ki, sonradan çıkan sorunların çözümünde, faydalı olmuştur.

İhtiyaçların ortaya çıkışıyla, yeni çözümlerin aranması gerekirdi. Burada Şatibi ve Tufi gibi klasik dönem âlimlerinin, Mekasid ve Maslahata dair düşüncelerini, Batı’ya ait tarihsellik bağlamında atıflarda bulunduklarını söylemek gerekir. Bunların bu tür çalışmalarını, kendilerine ilham kaynağı olarak alanlar, bunu daha ileriye götürerek, ümmetin içinden çıkmış bu insanlar, bu nevi çalışmalara kendilerini âdeta vakfetmişlerdir.

Bunlardan birinciliğe koşmuş olan, Çağdaş ve Modernist Fazlurrahman’ı hatırlamamak mümkün değildir. Fazlurrahman, fıkhı, düşünce dünyasından çıkararak geçmişe bırakmamış, Sünneti iki kısma ayırarak:

  1. a) Yaşanmış Sünnet: Peygamber Efendimizin asrını kastederek, o geçmişte kaldı.
  2. b) Yaşanan Sünnet: Şu anda yeryüzü Müslümanlarının yaşadığı Sünnet ki, din de delil olarak alınamaz.

Sünnetle amel etmek, tarihsellik bağlamında düşünüldüğünde, onun için bir şey ifade etmiyordu. İşi daha ileriye götürerek, Kur’an’ın ahkam ayetlerini tarihe bırakarak, ahlâk ilkelerini savunmuştu.

Bu çerçevede geliştirdikleri düşüncelerini, ümmet içinde yaymaya çalışmış ve daha sonra gelen bazı ilahiyatçılar, görevi devralarak ifsat çalışmalarına devam ediyorlar. Aslında ne kendilerine ve ne de ümmetin hayrına, katkı yapmaktan ziyade, zarar vermektedir. Müslümanların kahir ekseriyeti onlar gibi düşünmüyor. Bundan ders çıkarmaları en büyük dileğimizdir.

Aşağıdaki ayetlere bakıldığında, Peygamberin (a.s) bütün insanlığa gönderildiğini ve son peygamber olduğunu Kur’an’dan anlamak zor değildir.

Bu ayetlerin hitap kitlesi, dünyadaki bütün insanlardır. Bu hitabın dışında kalan kimse yoktur. Buna benzer çok müteaddit ayetler vardır. Bu ayetleri nereye koyacağız? İşte ayet:

“Biz seni bütün insanlara ancak müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Sebe s:28)

Cahiliye döneminde evlat edinme âdeti yaygındı. Öyle ki, evlat edinilen çocuk, ev halkından biri olarak kabul edilir ve onlara “mirasçı” olurdu. Bu ise fıtrata aykırı bir durumdu.

İslam bunu da kaldırmıştı. Zira, kaldırılan bu âdet, İslam’ın ilk yıllarında vardı. İslam’dan önce mer-i (geçerli) olan evlat edinme geleneğinde, tıpkı kendi evlatlarına yaptıkları muameleyi, evlatlıkları içinde yaparlardı.

Mesela evlat olarak alınan, ölünce, geride bıraktığı hanımıyla, evlatlık babası evlenemezdi.

Her ne kadar küçük yaşta evlatlık edinmek caiz olsa da, mükellef olunca, ev sahibinin hanımına ve çocuklarına yabancı olur. Burada esas olan, mükellef olma durumudur.

Peygamber Efendimiz de (s.a.v), Hz. Hatice validemizin pazardan parasını ödeyerek hürriyetine kavuşturduğu ve sonra da Peygamberimize hediye ettiği Zeyd b. Haris’i, evlatlık edinmişti.

Artık çarşıda pazarda, “Muhammed’in (a.s) oğlu” olarak çağrılmaya başlanmış ve daha sonra büyüyünce Efendimizin (a.s) akrabasından olan Zeyneb ile evlendirmiştir. Zeyneb’in bu evliliği kabul etmesi mecburi olmuştu. Çünkü onu Zeyd’e isteyen, Fahri Kainat Efendimiz Hz. Muhammed’di. Bu evliliğe “yok” diyemezdi. Aralarında çıkan bazı sorunları Zeyd (r.a) zaman zaman Peygambere şikâyet ediyordu. Her seferinde “sabretmesini, hanımını korumasını tavsiye etmiş”, fakat bir türlü aile yuvalarına huzur getirememişlerdi. Bunun sebeplerinden bir tanesi, Zeyneb’in hem soy hem güzellik hem de makam olarak ondan ileri olmasıydı. İşin için de “denklik” sorunu vardı. Evlilikleri devam etmedi ve ayrıldılar.  Zeyd, (r.a) Zeyneb’i bıraktıktan sonra Peygamberimiz Zeyneb’le evlenmişti.

İslam, bütün bunları, gelenekleri ya tamamı veya ıslah ederek kaldırmıştı. Bizatihi Peygamberin şahsında ümmetine, Zeyneb’le evlenmesiyle göstermiştir. Günümüzde bu olaya tarihselciler, farklı anlamlar yükleyerek açıktan söyleyemediklerini, insanların kafalarına soru işareti bırakmak suretiyle; -işaret diliyle- lafı ağızlarında yuvarlayıp durduklarını, TV ekranlarında halk seyrediyor.

Peygamberimizi, “Biz seni, bütün âlemlere, rahmet olarak gönderdik” buyuran Rabbimiz, Sebe suresinin 28. Ayetiyle de, “Son Peygamber” olduğunu ilan ediyor.

Ayet-i Kerim’e, iyi incelendiğinde “ve hatemen nebiyyin” oldukça manidardır. İsmi fail olarak “Hatem” ifade ettiği mana, “Son peygamberlik mührünü vuran” anlamındadır.

Buradan çıkarılacak mana, bütün bu peygamberlik zincirinin ilk halkası, Adem (a.s), sonuncusu Hz. Muhammed’dir (a.s).

Bu kadar açık ve seçik olan ayetleri anlamamak, nasıl ifade edilebilir? Burada ya bilerek veya bilmeyerek konuştuklarını, kabul etmekten, üçüncü bir yolun olmadığı ortadadır. Bu iki şey arasında tercih edilecek olursa, birincisinin zihinlerde öne çıktığını ifade etmek gerekir.

Normal bir ümmiye anlatılsa, aynı sonuca varacağı, ihtimal dairesindedir. İşte ayeti kerime:

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (33.40 – D.V/M)

Bu ayetin hükmü, hem indiği topluma ve hem de günümüze hitab etmektedir. Tarihsellikle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

Her şeyi tarihe mal etme rahatsızlığının, bazı insanlarda bulunduğunu, yukarda verilen örnekle anlam kazandığını söylemenin, ifrada kaçmayacağı ortadadır. Psikologların araştırmaları, bütün bu gerçekleri teyid etmektedir!..

About Dogus